Sayfalar

HOŞGELDİNİZ, ŞEREF VERDİNİZ...

30 Haziran 2010 Çarşamba

Apo’yu asabilir miyiz?



Şamil TAYYAR / STAR 30.06.2010

Terörün yeniden tırmanması, İmralı sakini Abdullah Öcalan’ın idamını yeniden gündeme getirdi. Demokratik açılıma destek veren okurlardan bile “APO’yu assak ne olur? Zaten kan akıyor, bir süre daha akmaya devam eder, hiç olmazsa APO belasından kurtuluruz” tepkileri gelmeye başladı.

Hem idama karşı hem terörle mücadeleye katkısının olmayacağı hem de hukuki karşılığının bulunmadığı düşüncesiyle idam tartışmasına girmek istemedim. Dün MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “hodri meydan” diyerek APO’yu asma önerisinde bulunması üzerine hafızalarımızı tazeleme ihtiyacı kaçınılmaz oldu.

Bir de “idam” lafı, isteseniz bile hukuken ne kadar geçerli, ona bakmak gerekiyor.

İmza sadakati

Abdullah Öcalan 16 Şubat 1999 günü ABD’nin sponsorluğunda Türkiye’ye teslim edildi. Kimse kusura bakmasın, “biz yakaladık” fantezisi üretmesin. O günlerde “Neden teslim edildiğini anlamadım” diyen dönemin başbakanı Bülent Ecevit farkında olmasa bile, bugün ilkokul çağındaki çocuklar dahi Talabani ve Barzani’nin önünü açmak, Kuzey Irak’ta yeni yapılanmaya fırsat oluşturmak için teslimatın yapıldığını biliyor.

Teslimatın yapıldığı tarihte iktidarda 75 milletvekiline sahip DSP azınlık hükümeti vardı. Öcalan üzerinden Irak projesi geliştirenler, teslimat takvimiyle de siyaseti yeniden projelendirdiler. Paketi teslim alan DSP ile “Asacağız” diyen MHP, 18 Nisan 1999 seçimlerinde oy patlaması yaptılar. Ardından ANAP’ı aralarına alarak üçlü koalisyon kurdular.

ABD’nin “idam edilmemesi” şartıyla teslim ettiği Öcalan’ın durumu, AB süreci için de kritik safhadaydı. Hükümet ortakları 12 Ocak 2000 tarihinde bir araya gelerek bir mutabakat metni imzaladılar, idam cezasının uygulanmayacağını karara bağladılar.

Bahçeli, 25 Haziran 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi’ne şu demeci verdi: “Biz ölüm cezalarının uygulanmayacağı yolunda bir moratoryum ilan ettik. Buna sadığız.”

Hürriyet’in “Peki bazı milletvekilleri seçim ortamının da etkisiyle ‘getirin şu dosyayı Meclis’te oylayalım’ derse ne olacak?” sorusu karşısında ise Bahçeli’nin cevabı şöyle oldu: “Elbette imzamıza sadık kalacağız.”

Sadık kalacaklarını açıkladığı imza, APO’nun idamını rafa kaldıran mutabakat metnine attığı imzaydı. Öyle de oldu, MHP, o imzaya sadık kaldı.

Örtülü destek

31 Temmuz 2002 günü TBMM Adalet Komisyonu’nda AK Partili bir üye, idam cezasının kaldırılmasına ilişkin teklifin paketten çıkarılmasını istedi. Oturuma ara verildi, komisyonun MHP’li üyeleri Devlet

Bey’in makamına gitti, 1 saat 15 dakika süren görüşmeden sonra oylamaya geçildi.
Önerge 7’ye karşı 10 oyla reddedildi. MHP’li 5 üye çekimser kaldı. MHP’liler AK Partili üyenin teklifine destek verselerdi, önerge 7’ye karşı 12 oyla kabul edilecek, idam cezası anayasada korunacaktı. MHP, “çekimser” oylarla idam cezasının kaldırılmasına “örtülü” destek verdi.

İki gün sonra Anayasa paketinin oylandığı TBMM Genel Kurulu’nda 162 ret oyuna karşılık 262 kabul oyu çıktı. Komisyonda verecekleri ret oyuyla teklifi önleme imkanı olan MHP’liler, sonuca tesir etmeyeceklerini bildikleri Genel Kurul’da ret oyu kullandılar.

MHP’nin komisyondaki “örtülü” desteğiyle Öcalan idamdan kurtuldu. MHP’liler ise komisyon safhasını unutturup Genel Kurul oylaması üzerinden idam tiyatrosu oynamaya devam ettiler.

Öcalan MHP sayesinde İmralı’da derin bir nefes alırken, Aydın Doğan’ın koordinatörlüğünde “MHP’siz hükümet” söylentileri ayyuka çıkınca, Bahçeli, 3 Kasım 2002’de yapılmak üzere erken seçim restini çekti.

MHP’den cevabını beklediğim iki kritik sorum var: 1-Eğer Abdullah Öcalan’ın idamını gerçekten istediyseniz, Adalet Komisyonu’nda idam cezasının korunmasına dair teklifin oylamasında neden çekimser kaldınız? 2-MHP’siz hükümet senaryoları karşısında erken seçim restiyle oyunu bozarken, MHP için hayati bir konu olan Öcalan’ın idamını neden hükümet sorunu haline getirmediniz?

İmralı’ya güvence

Gelelim Devlet Bey’in son önerisine...

Yarın Meclis toplansa ve anayasaya idam cezasını koysa bile Abdullah Öcalan’ın idamı sadece siyaseten değil hukuken de imkansızdır.

Bilmek için hukukçu bile olmaya gerek yok, Öcalan hakkındaki ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası “kazanılmış hak” pozisyonundadır, mahkum aleyhine çıkarılacak herhangi bir cezai yaptırım uygulanmaz, sadece lehe hükümler uygulanır.

Yani, Devlet Bey’in “Hodri meydan asalım” önerisinin siyasi karşılığı olabilir ama hiçbir hukuki geçerliliği yoktur.

Ne hazindir, Öcalan’ın hukuken idam riskini sıfırlayan, Adalet Komisyonu’ndaki çekimser tavrıyla MHP’dir. MHP, yarın 550 milletvekiliyle iktidara gelse de kendi eliyle Öcalan’a giydirdiği “ömür boyu hayat garantisi” zırhını çıkaramaz.

Böyle biline...

Elbette bu durum, Öcalan’a, İmralı’dan örgütünü istediği gibi yönetme, savaş çağrısı yapma lüksü tanımaz. Hükümet, otorite zaafının yaşandığı, Ergenekon beylerinin cirit attığı İmralı’yı denetim altına almayı başarmalıdır.

29 Haziran 2010 Salı

ÇÖMELMEZMİŞ... Çömelemezmiş...

Ahmet HAKAN / HÜRRİYET 29.06.2010

Gidermiş aslanlar gibi Gediktepe’ye...
Ayakta kollarını bağlayarak ve gözlerini kısarak bakarmış karşı yamaçlara...
Bir Türk siyasetçi, üç-beş çapulcudan gelecek tehdide karşı ürküp korkar mıymış?
Askeri yetkililer, “Lütfen çömelir misiniz Sayın Kemal Kılıçdaroğlu... Karşıda teröristler var... Keskin nişancılar sizi alnınızdan vurabilir...” falan diye uyarsalar bile...
Zor beyin oğlu Kemal Bey, “Ölürüm de çömelmem” diye tuttururmuş.
Kim bilir belki de...
O siperde göğsünü yumruklayarak dağlara karşı haykırır.
“Ey teröristler... İşte buradayım ve çömelmiyorum... Sıkıysa gelin vurun beni...”
¡ ¡ ¡
Sonra?
Sonrası da şöyle gelişir herhalde:
Eğer Kılıçdaroğlu, “eşeğini sağlam kazığa bağlamayan” bu ilkel kaderci anlayışla, Gediktepe siperinden sağ salim kurtulursa...
Ortaya iki fotoğraf çıkar...
Biri Başbakan Erdoğan’ı çömelirken gösteren, diğeri Kılıçdaroğlu’nu ayakta göğsünü yumruklarken gösteren...
Yani seçim kampanyası için en âlâsından fotoğraf kareleri hazır olur.
Böylece...
“Cesur yürek” arayışındaki seçmen, korkup çömelen Tayyip Erdoğan yerine, korkmayıp ayakta duran Kemal Bey’e oy yağdırır.
¡ ¡ ¡
Neyse...
Şakayı bırakalım...
Sanırım bütün suç “CHP Genel Başkanlığı” koltuğunda...
Baksanıza...
En aklı başında, en soğukkanlı, popülizme ve mantıksızlığa en uzak adam bile o koltuğa oturunca bir tuhaf oluyor.

Cemil Çiçek: Oğlum Siverek’te askerlik yaptı

BAŞBAKAN Yardımcısı Cemil Çiçek, dün bu köşede yayınlanan “General çocuklarının askerliği tamam da...” başlıklı yazı için aradı.
Cemil Çiçek öncelikle şunu söyledi:
“General çocukları nasıl ve nerede askerlik yapıyor konusunda bizim bir araştırmamız yok. Bu işi yapan var mı, varsa kimler yapıyor bilmiyorum.”
¡ ¡ ¡
Cemil Çiçek, “Madem ‘siyasetçilerin çocukları’ diye genelleme yapılıyor, o zaman ben kendi oğlumla ilgili durumu açıklayayım” dedi ve anlattı:
“Benim oğlum Siverek’te sekiz ay askerlik yaptı. Kurallara göre hareket etti ve hiçbir torpil arayışına falan girmedi”.
Cemil Çiçek’in bu konuda bir de anısı var:
“Gaffar Okkan’ın cenaze töreni için Diyarbakır’a giderken Siverek’e uğradım ve oğlumu ziyaret etmek istedim. Oradaki askeri görevli, ‘Burada sizin oğlunuzun askerlik yaptığını bilmiyorduk’ dedi. Ben de ona ‘Siz yine de bilmeyin’ dedim. Yani Siverek’te askerlik yapan oğlumun, bir siyasetçi oğlu olduğu bile bilinmiyordu.”

Sormasam olmaz

DÜNÜN flaş haberi şuydu:
Hatay’ın Hassa İlçesi’nde güvenlik güçlerinin, kekik toplayan köylüleri terörist zannederek ateş açması sonucu 2 köylü öldü, 1 köylü yaralandı.
Daha önceki günlerin flaş haberi ise şuydu:
Güvenlik güçlerinin, karakol basmak için bir araya gelmiş 50’yi aşkın teröristi çoban ya da kaçakçı sandıkları ve bu yüzden müdahale etmedikleri ortaya çıktı.
¡ ¡ ¡
Benim can acıtan sorum ise şu:
Karakol basmak için harekete geçen teröristleri çoban, kekik toplamak için harekete geçen köylüleri terörist sanan güvenlik güçleriyle...
Terörle mücadele nereye kadar?

28 Haziran 2010 Pazartesi

Anayasa Mahkemesi’nde neler oluyor?



Şamil TAYYAR / STAR 28.06.2010

Tırmanan terör, anayasa değişikliği paketinin ele alınacağı Anayasa Mahkemesi üzerindeki kuşatmayı gölgede bıraktı. Hedeflerinden biri, demokratik açılım çerçevesinde yargı reformunu akamete uğratmak olan terör eylemleri, bu yönüyle kısmen başarıya ulaştı.

Mahkeme üyesi Fulya Kantarcıoğlu’nun anayasa değişikliğiyle ilgili Adalet eski Bakanı Seyfi Oktay’la yaptığı görüşmede “taktik” içerikli ifadeler kullanmasının ortaya çıkması karşısında başlayan “ihsas-ı rey” tartışması unutuldu.

Bu arada iş dünyası, bürokrasi, asker ve yargı çevreleri, Anayasa Mahkemesi etrafındaki “iptal kuşatmasını” yoğunlaştırdı, bu hafta, en geç gelecek hafta iptal kararının verilmesi için bastırmaya başladı.

TÜSİAD Üyesi Mustafa Koç’un böyle bir ortamda “Referandum ülkeye yarardan çok zarar getirir” demesi, tesadüfi değildir.

Paketle ilgili incelemesini sürdüren Raportör Ali Rıza Çoban da raporunu kısa sürede tamamlaması için yoğun baskı altında. Baskılar sonuç verir ve rapor bu hafta tamamlanırsa karar için gün sayılacak.

Kritik denge

CHP’nin iptal başvurusunun ele alındığı toplantıda ortaya konan görüşler, CHP’li Ahmet Tan’ın açıkladığı gibi eski ve yeni Anayasa Mahkemesi üyeleriyle yapılan görüşmelere dair gözlemler, başkent kulislerinde güvenilir kaynakların verdiği bilgiler, paketin şekilden girilip esastan bozulacağı iddiasını güçlendiriyor.

Mahkemede de saflar netleşiyor. Şu anda 6 üyenin iptal yönünde kararını netleştirdiği konuşuluyor. İptal için nitelikli çoğunluk, yani en az 7 oya ihtiyaç var. İptalcılar ortada duran 2 üyeden birini ikna ederse amaçlarına ulaşacak. Aksi halde, 6-5 üstünlüğü ele geçirseler bile iptal kararı çıkaramayacak.

Bir yerde “bıçak sırtı” durumu...

Kavganın şiddetini arttıran da budur aslında, muhtemel oylamanın kritik noktada seyretmesidir. Nihai karar için daha masaya oturmadan görüşlerini ortalığa savuran üyelerin ibretlik hali bir tarafa, iptalcilerin baskısını yoğunlaştırdığı isimler, renklerini belli etmeyen bu 2 üye.

Pazarlık maddesi

Yoğunlaştıkları alan ise Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasını öngören düzenleme. İptalci üyelerin talepleri ile HSYK, Yargıtay ve Danıştay’ın talepleri örtüşüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin iptalci üyeleri, HSYK’ya 10 üyenin birinci sınıf hakim ve savcılar arasından seçimle belirlenmesi, 4 üyenin yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dalında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından cumhurbaşkanınca atanmasını öngören 2 düzenlemeyi, anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen “hukuk devleti” ilkesine aykırı görüyor.

Hatırlayacaksınız, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, hakim ve savcıların kendi aralarından üye seçimine

tepki göstermişti.
Hakim ve savcıların kendi aralarından HSYK’ya üye seçebilmelerinin, hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu söylemek için herhalde “hukukçu” olmak gerekiyor. Çünkü sıradan her okuryazar bile anayasaya aykırı olmadığını bilir.

HSYK ile ilgili düzenlemeye dair hassasiyetlerini ortaya koyan iptalci üyelerin, Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılması ve diğer maddeler üzerinde tavır geliştirmemesi, ilginç. Kimileri bu durumu, iptal kararının sadece HSYK ile ilgili olacağı şeklinde yorumluyor.

Gerekçe olarak, Anayasa Mahkemesi ile ilgili düzenlemenin üyelerin eski talepleri doğrultusunda gerçekleştirildiği, itiraz edebilecekleri noktaların bulunmadığı görüşüne gönderme yapıyorlar.

İptalci üyelerin kararı sadece HSYK ile sınırlı tutmalarını, “Biz Anayasa Mahkemesi’nden vazgeçelim, siz HSYK’dan, orta yolda buluşalım” şeklinde pazarlık marjı olarak yorumlayanlar da var.

Top başkanda

367 kararına tanıklık etmiş bu coğrafyanın insanları, bir hukuk davasının pazarlık merhalesine sürüklenmesini skandal olarak görse de Türkiye’nin absurd gerçekliği olarak kabullenmek durumunda.

Anlaşılıyor ki, masaya oturulduğunda ortadaki üyelerden biri ikna edilirse iptal kararının çıkması kesindir. Şu anda sadece HSYK düzenlemesinin iptal edileceği yönünde kanaat var, ancak toplantıya geçildiğinde makasın nerede duracağını kestirmek güçtür.

HSYK maddesine Anayasa Mahkemesi, hatta askere sivil yargı yolunu açan düzenleme bile eklenebilir, kimbilir...

Belki de fazla ürkütmemek için ellerindeki tek kartı gösteriyorlar. Malum, toplantı saati ve gündemini belirleme yetkisi, Başkan Haşim Kılıç’ta. İsterse, referandumun yapılacağı 12 Eylül’e kadar gündemi öteleyebilir.

Karşı tezi savunanlar, anayasa değişiklikleri üzerindeki görüşmelerin “öncelikli” olduğunu, gündem ötelenirse başkanın suç işleyeceği iddiasındalar.

Yetkileri olmadığı halde şekilden girip esastan çıkarak anayasayı ihlal suçu işlemeyi göze alanların, gündem ötelemeyle ilgili en nihayetinde disiplin suçuna gönderme yapmaları, komiklik olsa gerek.

Anayasa Mahkemesi’nde durum özetle böyle. Bir iki hafta içinde iptal kararı çıkartmak isteyenlerin baskısı giderek artıyor. Yukarıda ifade ettim, mahkeme tam bir kuşatma altında. Artan terör onlara ilaç gibi geldi, baskılar kamuoyu gündeminden uzak kaldı

Karar çıkana kadar kan akmaya devam etsin diye ellerini ovuştururlar mı bilmem ama kaos ortamından yararlandıkları ortada.

Süreci daha iyi okumak isteyenlere Seyfi Oktay ile Fulya Kantarcıoğlu arasındaki mahkeme kararıyla tutulmuş dinleme kayıtlarını okumalarını tavsiye ederim.

Geri sayım başladı

25 Haziran 2010 Cuma

Gazi Sucuklarının Aslan Yürekli Savaşçısı Daum



Selahattin DUMAN / VATAN 25.06.2010

Yeryüzünde hiçbir futbol adamına böyle zulüm yapılmadı.. Baskının her türlüsü uygulandı.. Ezildi, aşağılandı.. İtilip kakıldı.. Ama içindeki Fenerbahçe sevgisi sayesinde Christoph Daum’un yüzündeki sarı kılların bir teki bile oynamadı.. Yakasında Gazi sucukları amblemi, dilinde İstiklâl Marşı, aslanlar gibi direniyor..


Acılar ülkesi Türkiye’m, bir başka türden acıyı da İstanbul’un Fenerbahçe yakasında yaşıyor..

Acıyı yaşatan Fenerbahçe yönetimi..

Acıyı iliklerinde bile hisseden ise takımın üç yıl mukaveleli teknik direktörü Christoph Daum..

Adama “çek git, seni istemiyoruz..” dediler..

O da “Paramı verin gideyim..” dedi..

Öyle ya! Teknik direktörlük makamını askeri darbeyle ele geçirmedi.. Almanya’da senede 2.2 milyon Euro kazandıran bir işi vardı.. Diller dökerek getirdiler.. Bir milyon Euro da fazladan para verdiler..

Şimdi “git ama bizden para isteme..” diyorlar..


***


Bizde “patron kısmının hobisi” işten attığı adama kazanılmış hakkını vermemektir..

Bu bir işveren sporudur..

Eski çalışanına on bin lira vermemek için mahkemede yirmi bin lira harcar ama yine de yüce patronluk makamının ek yerini göstermez..

Aziz Bey de böyle azimli bir patron.. Üstelik sadece takımın değil, Fenerli patronların bile patronu..

Onu görünce önünü ilikleyenler arasında milyar dolarlara sahip patronlar, omuzu dört yıldızlı paşalar, koca koca siyasetçiler, belediye başkanları var..

Şimdi tutup da Christoph Daum gibi gömleğinin yakasında “sucuk logosu” taşıyan birine tazminat mı ödeyecek? İstanbul’un diğer patronlarını kendine mi güldürecek?

ANLAŞAMADILAR

Aziz Bey önce anlaşma yoluna gitti..

Christoph Daum Alman alfabesindeki otuz harfin tamamını kullanıyor, ayrıca Türklerin İstiklâl Marşı’nı detone olmadan söyleyebiliyordu..

Aziz Bey ise bizim yirmi dokuz harflik alfabemizin ancak yirmi sekiz harfini kullanabiliyordu.. (R) harfini atlıyordu..

Karşılıklı pazarlık “alfabe uyuşmazlığı” yüzünden sonuç vermedi.. Çünkü Daum ne zaman sıkışsa ayağa kalkıp “Korkmaaa sönmeeez bu şafaaak..” diye marşa başlıyordu..

Dil döktüler, olmadı.. “Can güvenliğini garanti edemeyiz..” deyip tehdit ettiler, olmadı..

Daum “Ya paramı verin ya çalışayım..” diyordu..

Peki, dediler.. Git işbaşı yap!

İşbaşı yapacak da kiminle.. Futbolcular tatilde.. Kimi Çeşme’de, kimi Bodrum’da denize girip çimiyorlar.. Suda birbirleri ile deve güreşi yapıyorlardı..

Yöneticiler mi çalışacaktı? Koca Samandra’da personelden başkası yoktu..

Daum hiç itiraz etmedi.. Ertesi gün saat dokuzda Samandra’ya gidip işbaşı yaptı..

Tabii Aziz Bey onu cırtım cırtım takip ettiriyordu.. Daum’un binadan hiç ayrılmadığını, yemeğini bile orada yediğini öğrendi..

Çünkü Alman teknik direktör, tesislerin dışına çıktığı takdirde “İşten kaytardı..” şeklinde bir zabıt tutturup; mukavelesini feshedeceklerini düşünüyordu..

Yemeklerini tesiste yemesi bundandı..

Tesislere gizli bir talimat gitti.. Birdenbire işleyen kafeterya “tadilata” girdi.. Daum artık kafeteryada oturamayacaktı..


***


Christoph Daum pes etmedi.. Kafeterya badana boya işlemi görebilirdi lakin mutfak çalışıyordu.. Yemeğini odasına getirtip, orada yedi..

Alman çalıştırıcı, aleyhine kullanılacak en küçük bir açık bile vermiyordu.. Boru değil işin ucunda altı milyon euro vardı.. Bunun banka faizi bile ayda yetmiş beş bin liralık maaş demekti..

Bizde cin fikirli yönetici çoktur..

Biri “Sağlık raporu isteyelim.. Bakalım bu sene takımı çalıştırabilecek kadar sağlam mı?” fikrini ortaya attı..

Futbolcu sağlık kontrolünden geçer de teknik direktör niye geçmez?

“Harika..” dediler..

Çaktırmadan tahlillerine bakarız.. Saçının telinden, kanının renginden kokain içip içmediği çıkar.. Eğer içiyorsa yaşadık..

DAUM YUTMADI

Sağlık muayenesi için kulüp yönetimince gösterilen adrese Alman çalıştırıcı gitmedi..

Uçan kuşun kanat çırpışındaki hileyi sezen Daum “Bunlar beni oyuna getirecek.. Doktorları ayarlamış olabilirler..” diye düşünüp sağlık kontrolü için başka bir kurumu seçti..

Böylece bu manevra da boş çıktı.. Geriye kala kala işten kaytarıp kaytarmayacağı kalmıştı..

Yazarınız, Christoph Daum’un mecburi hizmet yaptığı Samandra Tesisleri’ndeki çalışma programını ele geçirdi.. Alman Hoca işi çok sıkı tutuyordu..

Sabah yedi buçukta kalkıp, duşunu alıyor.. Giyinip kahvaltı için aşağıya iniyordu..

Aşçı ve garsonları başına topluyor, hep birlikte İstiklâl Marşı söyleniyor, daha sonra kahvaltıya geçiliyordu..

Kahvaltıdan sonra garsonlara ve tesis güvenlik elemanlarına kendi eliyle yaptığı “günlük antrenman programını” verip uygulamalarını istiyordu..

Öğle yemeğinden sonra yine personelle toplantı yapılıyor ve Daum onlara taktik çalışmalar hakkında teorik bilgiler veriyordu..

Temsil dünkü taktik çalışmada sahaya “4-2-3-1”0 yayılışının özellikleri üzerine konuşuldu..

Daha sonra televizyondan Dünya Kupası maçları topluca seyredildi.. Garsonların her birine birer futbolcu verilerek, pas isabet oranları tutturuldu..


***


Akşam yemeğinden sonra da boş durulmuyor, teorik çalışmalar yapılıyor..

Temsil dün akşam spor yazarı Ömer Üründül tarafından kaleme alınan “Futbolda bloklar arası iyi ilişkiler ve getirilen kanat toplarının rakip defans oyuncuları üzerindeki psikolojik etkileri..” adlı eser okunup incelendi..

Bilgi zehirlenmesi yaşayan iki garsona yatma izni verildi..

Gördüğüm kadarı ile ne tür baskı yapılırsa yapılsın Daum pes etmeyecek..

Bu olay yıllar sonra bile, tıpkı bir “Dreyfüs Davası..” gibi veya “Kievli Yakov’un Mahpusluğu..” gibi dünyanın her yerinde konuşulacak..

Efsanevi futbolcu Beckenbauer’in benzetmesiyle “Fenerbahçe Sirki’nde işkence gören Alman futbol adamı” için kim bilir ne destanlar yazılacak?

Biz sadece tarihin tanığıyız..

24 Haziran 2010 Perşembe

Eşkıya kasabayı basar ve...



Ahmet TAŞGETİREN / BUGÜN 24.06.2010

Vahşi Batı'da bir film hikâyesi:

Eşkıya kasabayı basar ve silahı ortaya koyar. Talepleri vardır. Bundan sonra kasaba halkının psikolojik sınavı başlar. Ne yapmalı? Kasaba halkından her biri, kendine dokunmadığı ölçüde eşkıyanın taleplerinin karşılanması yolunda görüşler bildirir. Falanca kızı verelim, eşkıyanın hesaplaşacağı adamı vermek, şerifi vermek, para vermek, vermek vermek ve kurtulmak... Bazen bir kahraman çıkar ve eşkıya ile hesaplaşmayı seçer.
Film bu gerilim içinde devam eder.
...
PKK terörü konusunda ülke olarak zaman zaman bu duyguları yaşıyoruz.
Bakıyorum, gazete köşelerinde aydınlarımızdan birçoğu, çoktan yelkenleri suya indirmiş, zihnen girdiği pazarlık duygusunu sütununa yansıtmaya başlamış durumda.
Bu, eşkıyanın psikolojik hâkimiyetinin kabulü anlamına geliyor.
Anlıyorsunuz ki eşkıya, kasaba halkına karşı birkaç vahşi cinayete daha imza atsa, aydınlarımız-kendilerine dokunmadığı ölçüde-daha çok kurban verme noktasına gelecekler.
...
Eşkıyanın şu Kürt meselesinde elde ettiği en kötü sonuç, tüm toplum hayatına el koyma girişiminden önce, tüm Kürt iradesine el koymasıdır.
Ne oluyor?
Eşkıya sanki bütün cinayetlerini, Kürt halkı adına işliyor.
Cinayetler Kürt halkı adına böyle kolektif bir güç ile işlendiğinde de bir tür meşruiyet kazanmış oluyor!!!
Oysa bu da bir başka irade cinayeti.
...
Dün DTP'nin, bugün BDP'nin Kürtler içindeki oy oranı ne?
Ahmet Türk'ün ifadesine göre yüzde 25.
Geriye kalan yüzde 75'lik Kürt iradesi, PKK güdümlü bu siyasi oluşuma destek vermiyor.
Peki, ama onların iradesinin kıymet-i harbiyesi nerede?
Kıymet-i harbiyesi yok, çünkü silahı yok. Çünkü eşkıya ile bağlantılı değil. Çünkü normal insan.
Böyle bir irade cinayeti işte.
...
Türkiye şu anda, eşkıya baskınına uğramış kasabanın haletiruhiyesi içinde.
Herkesin zihni formatı bozulmuş durumda.
Eşkıya dün, dört asker yanında, 17 yaşında bir kız çocuğunu katletti ve soruyu önümüze koydu:
- Yarın başka rehineleri de öldürebilirim. İskenderun'la başladım, Halkalı'ya geldim, yarın Antalya'da ortaya çıkabilirim, öbür gün İzmir'de... Bir iş merkezini havaya uçurmak gibi, bir sokakta bomba patlatmak gibi... Taleplerimi yerine getir, kafamı bozma!
Ne yapalım? Medyaya yansıyan sesler:
- Eşkıyanın başı ile konuşalım. Adam kızdıkça cinayet işletiyor, daha fazla kazdırmayalım. vs...
...
Acaba eşkıyanın talepleri nerede son bulacak? Bu kasaba, onun taleplerinin tümünü karşılayabilecek mi? Talepleri devam ettiğinde, neleri vermeyi göze almalıyız? Bazen alınmak istenen şey, canı vermekten daha çok acıtabilir yürekleri... Eşkıyayı tatmin etmeyi çıkış yolu olarak görenlerin bir kırmızı çizgileri var mıdır, yoksa kırmızı çizgi hassasiyeti eşkıya baskısı karşısında hak ile yeksan mı olmuştur? Bu çevreler, eşkıyanın silahı olmasaydı da bu verilenleri öyle kolayca verecek durumda mı idiler?
...
Eşkıyanın bastığı kasabada bir irade çıkar ve herkesin psikolojisini tamir ettikten sonra bir mücadele çığırı açar.
Der ki:
- Eşkıyalık bir hâkimiyet yöntemi olamaz. Erken kalkanın kasabaya hükmettiği bir düzen, gücü gücü yetene düzenidir. Bu yöntem bir kere sonuç almaya başlarsa, yarın kimin erken kalkacağını ve kasabaya kimin el koyacağını ve nasıl bir bedel ödeteceğini bilemeyiz. O yüzden eşkıyalığı bitirmek en birinci iştir.
...
Türkiye, bu iradeyi kimin kuşanacağına bakıyor. Beklenti iktidara yönelik. İktidar, kasabanın kendisine muhalif olan insan kümeleri dahil tüm varlığını seferber edebilmeli, bu dili bulmayı başarmalı ve eşkıya karabasanını kasabanın üzerinden atmalı.
Şu an iktidar bu sınavı veriyor.
PKK'nın Kürtler'in iradesi üzerindeki ipoteği de kaldırılmalı, tüm Türkiye'nin üzerine koyduğu silah gölgesini de...
...
"17 yaşındaki kız çocuğu Kürtlük davası adına öldürüldü" gibi bir görüntü, Kürtler'e karşı işlenmiş eşkıya cinayetinden farklı bir şey midir?

23 Haziran 2010 Çarşamba

Ergenekon’un zafer haftası



Ahmet KEKEÇ / STAR 23.06.2010

Mustafa Sarıgül parti kurmaktan vazgeçmiş... “Halkımızın sesine, vicdanımızın çağrısına kulak vererek, tüm gücümüzle Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğiz” buyurmuş...

İyi olur, destekleyin...

Destekleyin ki, biricik demokratikleşme projesi “Silivri’ye selam göndermek” ve “merdiven altı başörtülülerini kafalamak”tan ibaret olan yetersiz politikacılarla bir beş yılımız daha heba olsun.

Peki ama, halkınız size “Parti kur Mustafa” diye ne zaman görev tevdi etti de, bu hakkınızı daha “ehven” olanından yana kullanıyorsunuz?

Bir şeyler oluyor...

Kimilerine göre “iyi bir şeyler...”

MHP lideri Devlet Bahçeli, “Hükümetin bölücü terör örgütüyle müzakeresinin kanlı terör saldırısını artırdığını” öne sürmüş ve 7 Ocak 2010 tarihini “hükümetten kurtuluş günü” ilan etmiş...

Bölücü terör örgütü de ne ola?

BDP’yi (eski ismiyle DTP’yi) kastediyor herhalde.

İşin ilginç tarafı şu: “Bölücü terör örgütü” suçlamasına maruz kalan BDP de, tarihsel hasmı MHP’yle birlikte “aynı hedefe” ateş ediyor.

Bakın bu partinin “ılımlı” kanadını temsil eden genel başkan Selahattin Demirtaş ne diyor: “Hükümetin demokratik açılım sürecinde başarısız olmasından dolayı terör olaylarında son günlerde artış yaşanmıştır.”

Türk milliyetçilerinin partisi “açılım fazlalığı”ndan, Kürt milliyetçilerinin partisi de “açılım azlığı”ndan yakınıyor.

İlginç değil mi?

Problemi “açılım azlığı”na bağlayan parti, hükümetin müzakere girişimlerini elinin tersiyle itmiş, “İmralı’dan işaret gelmeden biz bir katkıda bulunmayız” diyerek, bütün diyalog kapılarını kapatmıştı.

Problemi “açılım fazlalığı”na bağlayan parti de, İmralı’nın denkleme

dahil edildiğini, hükümetin terör örgütüyle pazarlığa oturarak “ihanet suçu” işlediğini öne sürmüştü.
Peki, İmralı’daki şahıs ne diyordu?

Ne diyecek, “muhalefet haklı” türküsünü çığırıyordu.

Hatta, daha da ileri giderek, “AK parti’nin bölgede geriletilmesi konusunda ilerici mahfillerle işbirliği yapmaya hazır olduklarını” söylüyordu.

Başka “iyi şeyler” de oluyor...

Bunları da maddeler halinde dercedelim:

BİR: Ergenekon davası yeni bir safhaya girdi... Yargıtay’ın “fotokopi” üzerinden verdiği tahliye kararı, Silivri’de yatan Ergenekon sanıkları niçin emsal teşkil edecek. Bundan sonra büyük çaplı tahliyeler bekleniyor.

İKİ: Balyoz davası sanıkları peş peşe tahliye ediliyor. İkinci posta tahliyeler dün gerçekleşti ve Çetin Doğan’dan sonra Şükrü Sarıışık da serbest bırakıldı.

ÜÇ: Yargıtay, dünya hukuk tarihinde bir “ilk”i gerçekleştirdi ve Mehmet Haberal’ı tahliye etmeyen dokuz hâkimi tazminat cezasına çarptırdı.

DÖRT: Anayasa Mahkemesi’nin, referanduma sunulan anayasa değişikliği paketini “esastan” görüşüp iptal edeceği bekleniyor. Bu ihtimal gerçekleşirse, parlamentonun (dolayısıyla hükümetin) varlık nedeni ortadan kalkacak, Anayasa Mahkemesi “kurucu irade” fonksiyonu icra edecek.

BEŞ: Müjdeler olsun ki, içeride “terör”le sıkıştırılan hükümetin “dış dünya”da da bazı ciddi düşmanları var. Mavi Marmara hadisesinden sonra, İsrail ve Amerika’nın Erdoğan’ı gözden çıkardığı söyleniyor... Muhtemelen yola, “sorun çıkarmayan” bir partnerle devam edilecek.

Ne mi olacak?

Ergenekon kazanacak...

22 Haziran 2010 Salı

Sanılgılar ve yanılgılar



Yağmur ATSIZ / STAR 22.06.2010

Diyor ki “Çoban sandık!”. Onun için de bırakmışlar ki geçsinler. Çünki mâlûm çobanlar hep böyle yüzer kişilik kaafileler hâlinde ve tercîhan geceyarısından sonra dağlarda dolaşırlar.

Velhâsıl sanan sanana ve dahî kanan kanana!!!

Ama bir kere yol olursa o zaman adama muhtemelen derler ki “A, ne tuhaf! Biz de sizi kumandan sanmışdık!”.

Zâten aslında ikiyüz kişi de değil “sâdece” 57 kişiymişler. Böyle söylüyor Birinci Başkan ve kanayan yüreklerimize merhem oluyor. 57 kişi!

Yâni küsûrâtına varana kadar saymayı bile beceriyorlar. Beceremedikleri bir tek yakalayıp tepelemek ki ona da sıra gelmiyor tabii siyâsî demeçler verip ona buna laf yetiştirmekden. Konu meselâ laiklik oldu mu ilâmâşallah cümlesi allâme-i cihan. Ağızlar hâzâ faraş!!! Anca askerlikden biraz tekliyorlar ki eh, o kadar kusur kadı kızında da olur. Buna mukaabil kamera karşısında iyi görüntü verdikleri ise gayrı-kaabil-i inkâr bir gerçek. Otuzbeşibiryerde Birinci Başkan’ın arkasına inci tâneleri gibi dizilmiş o elini kolunu sallaya sallaya tehditler savururken ne kadar heybetliydiler!!!

Çoban sanmışlar!

İnşallah bundan sonra çobanları da terorist sanmazlar...

Hanımlar, Beyler!

Ne kendimizi aldatalım ne de birbirimizi! Bu devlet bitmişdir! Askeriyesiyle, Adliyesiyle, Mülkiyesiyle, İlmiyesiyle sıfırı tüketmişdir! Tabii ömrünü tamamladığı bir yana artık oynayacak “uzatmalar”ı da kalmamışdır!

İçlerindeki münferid birinci sınıf subayları, hâkimleri, savcıları, vâlî

leri, bilim insanlarını tenzîh eder ve önlerinde derin saygıyla eğilirim. Ama sistemin beyni ve kalbi çökdükden sonra “bâzı” çarkların işlemeğe âmâde olması kaç yazar?
“Hasta Adam” o dündü!

Bugün suâl “Bu hasta nasıl sağalır?” suâli değil “Bu cenâze nasıl kalkacak?” suâlidir!

Bunun cevâbı ise bence tekdir:

Derhâl ve yepyeni bir anayasa taslağıyla erken seçime giderek herkese, ama herkese sandık başında boyunun ölçüsünü alma fırsatı vermek!

Kaçanı da ensesine vura vura o “sihirli kutu” önüne gelmeye mecbûr ederek!

Çünki bu gözü dönmüş siyâsî mafya bu anayasa değişikliğini geçirmemeğe yeminli. Bir kere her türlü “demokratikimtrak” değişimdem dahî Besmele duymuş Şeytan gibi ödleri kopuyor. İkincisi ise bu Anayasa zâten gayrı-kaabil-i ıslahdır! İstediğiniz kadar orasını burasını çekiştirip pens koyun, fiyong atın bir deli gömleğini bir smokin ceketine çeviremezsiniz! Çe-vi-re-mez-si-niz!!! Eşyânın tabiatına aykırıdır.

Bu arada yeni anayasa tasarısı metninin son derece sarih ve kısa olması da elzemdir ki şimdiki gibi bir “iç hizmet tâlîmatnâmesi”ne benzemesin!

Zîrâ iyi anayasa metinleri “ilkesel” hükümler ihtivâ eder, yâni genel hedefleri gösterir. Oraya nasıl varılacağını ise her çağa göre değişen ve yenilenen politikacılara bırakır. Zâten yanılmıyorsam elde hazırlanmış böyle bir metin de var. Prof. Ergun Özbudun’un hazırladığı metin.

O halde tekrâr edelim:

SEÇİM, DERHÂL!!!

21 Haziran 2010 Pazartesi

Kimin taşeronu olarak susmuştun?



Salih TUNA / YENİ ŞAFAK 21.06.2010

Böylesi ortamlarda konuşmak zordur. Ağlasan mı, bağırsan mı, sussan mı, konuşsan mı şaşarsın! Ana-babaların gözleri kan çanağıdır; yetimlerin yüzleri zamanı durduracak kadar mahzun...

Konuşmak...

Zordur, zor!

Lakin böylesi bir durumda konuşamadıktan sonra sözün ne değeri kalır?

Asıl şimdi konuşmak, sormak, sorgulamak gerek!

Bölgedeki Kürt mürşitleri, alimleri, bilgeleri dururken Dolmabahçe'de sanatçıyla, futbolcuyla vakit harcamanın anlamsızlığı üzerinde durulabilir.

KCK tutuklamaları, o korkunç kelepçe sahneleri konuşulabilir.

Habur'dan giriş yapanların daha sonra tutuklanması, "taş atan çocuklar"ın hâlâ serbest bırakılmaması dillendirilebilir.

Anaların gözyaşı dinsin diye her bedeli ödemeye hazır olduğunu söyleyen Erdoğan'ın daha sonra cesur adımlar atamamasının nedenleri sorgulanabilir.

"Demokratik açılımı" itibarsızlaştırmak için muhalefetin elinden geleni ardına koymamasının hesabı sorulabilir.

Lakin...

Gün bambaşka şeyleri sormak, sorgulamak, hatırlamak zamanı...

Mesela, 28 Şubat'ın ufunetli günlerinde PKK'nın ne yaptığını hatırlayanınız var mı?

"İslam'ın ılımlısı ılımsızı olmaz" diyerek Kürt'ü Türk'le kardeş yapan yegâne bağa topyekûn savaş açıldığı, Çarşamba sokaklarında "kılık kıyafet sürek avına" çıkıldığı dönemde PKK ne yapıyordu bileniniz var mı?

Ben söyleyeyim: Adeta rol çalmamaya özen gösteriyor; 28 Şubatçıların yürüttüğü psikolojik harpte dikkatleri dağıtmamak için "çatapat" bile atmıyordu.

Öyle ki, Kürt'ü Türk'e bağlayan "ruh kökünü" yok etme ameliyesini elini ovuşturarak seyreder gibiydi.

Halbuki "direniş örgütleri" böylesi dönemleri ganimet bilip "silahlı propaganda" yapmaya can atarlar.

Yaz tatilinde çocukların "Kur'an" öğrenmesine yasak getirecek kadar dine mesafe koyan 28 Şubat sürecini protesto niyetine yapılacak herhangi bir eylemle, en azından bölgedeki "dindar" halkın sempatisini kazanmayı amaçlarlar.

Zaten taşeron örgütlerle direniş örgütleri arasındaki en büyük fark budur.

Peki...

PKK o süreçte kimin taşeronu olarak susmuştu?

Şayet bu soruyu vuzuha kavuşturursak, şimdi de kimin taşeronu olarak silaha sarıldığına cevap bulabiliriz.

Şunu unutmayalım:

28 Şubat süreci askeri anlaşmaların görülmemiş derecede zirve yaptığı, "MİT'in "MOSSAD"la iç içe girecek kadar yakınlaştığı, Türkiye'nin "İsrail terör devleti"nin tatbikat alanı, nerdeyse arka bahçesi haline getirildiği dönemdir.

Bu dönemin ardından...

Öcalan önce Suriye'den çıkartıldı, sonra da "MOSSAD" operasyonuyla Kenya'dan alınıp Türkiye'ye teslim edildi.

PKK bu teslimattan "İsrail terör devleti"ni sorumlu tuttu. O kadar ki, Avrupa'daki "terör devleti"nin kimi elçiliklerine saldırı düzenlediler.

Ne zamanki AK Parti iktidara geldi, ittifaklar çatırdamaya, hatta yer değiştirmeye başladı.

İsrail terör devleti Amerika'daki "neocon" dostlarını devreye sokarak AK Parti'ye karşı teyakkuza geçti.

PKK önderliğinin "Siyonizm'in Ortadoğu'ya üçüncü saldırısı" gibi söylemlerden hızla uzaklaştığı, AK Parti'nin de Siyonizm'le çatışmaya başladığı süreç Davos'ta herkesin malumu haline geldi.

"Mavi Marmara" gemisi safların tastamam ayrışmasına neden oldu.

Gazze'de toplama kampı koşullarında yaşatılmaya mahkum edilen çocuklara yardım etmek için (Kürt Türk el ele, gönül gönüle) yola çıkan barış gönüllülerinden 9 kişi "İsrail terör devleti"ne mensup korsanların saldırısı sonucu şehit düştüğü dönemde, PKK, İskenderun deniz üssüne saldırdı.

Halbuki dünyanın bütün "gerilla hareketleri", dünyanın bütün "bağımsızlık savaşçıları" böylesi ortamları "fırsat" bilir. Kürtlerin, Türklerin hatta bütün bir Ortadoğu halklarının sempatisini kazanmak amacıyla "terör devletine" karşı en azından büyük bir protesto gösterisi düzenler.

Dedim ya; taşeron örgütlerle direniş örgütleri arasındaki en büyük fark budur.

PKK ne yaptı?

Filistin katliamına sessiz kalmadığımız için İsrail'le tarihin en büyük krizini yaşadığımız dönemde saldırıya geçti.

Selahaddin Eyyübi'nin torunlarına yakışır izzet ve şerefle "Biji Filistin" feryadını yükselten Kürt halkının duyarlığını da umursamadı.

Türkiye'nin her alanda, her platformda yalnızlaştırmaya ant içtiği "İsrail terör devleti"nin, "eksen kayması" heyulasıyla kara propagandaya giriştiği dönemde harekete geçti.

Peki Genelkurmay ne diyor buna?

Ne diyecek; "İsrail terör devleti"yle PKK'nın son eylemleri arasında kurulabilecek ilişkiyi "gerçek dışı" ilan ediyor!

Tam da beklediğim gibi.

Hayret, her şey nasıl da bu kadar açık oynanıyor!

20 Haziran 2010 Pazar

PKK İsrail'den değil iç politikadan nemalanıyor



Mehmet BARLAS / SABAH 20.06.2010

Öfke ile kederin birbirine karıştığı bir gün daha yaşadık. Şemdinli'de PKK'lı teröristler askeri karakola saldırı düzenledi. Saldırıda sekiz askerimiz şehit oldu. Saldırının ardından başlatılan operasyonda mayın patlaması sonucu iki şehit daha verdik.
Aslında iki aydır bu duygular içinde değil miyiz? Genelkurmay'ın açılamasına göre 18 Nisan tarihinden bu yana PKK tarafından 24 saldırı düzenlendi. Saldırılarda 36 askerimiz şehit oldu. "Öfke" ile "Keder" sağlıklı ve objektif değerlendirmeler yapmayı zorlaştırır.
Şöyle bir düşünelim.
Son dönemde yeniden yoğunlaşan bölücü terörist saldırılarının sorumluluğunu İsrail dahil kimlere ve nelere bağladığımızı bir hatırlayalım.
Geçmişte Amerika'nın Irak'ı işgal etmesini de böyle değerlendirmemiş miydik?
Bunun gibi bazıları da Hükümet'in "Kürt Açılımı" ertesinde bölücü terör eylemlerinin arttığını ileri sürmüyor mu? Oysa biliyoruz ki, PKK saldırıları Amerika Irak'a girmeden önce de, "Kürt Açılımı"ndan önce de, Mavi Marmara dolayısıyla İsrail'le hasım olmamızdan önce de vardı.

Dersim'den Eruh'a
Ve hatta PKK'nın ilk silahlı eylemi olan 1984'teki Eruh baskınından önce de, "Kürt" içerikli kalkışmalar 1924'ten başlayarak kan dökülmesine neden olmamışlar mıydı?
Örneğin 1937-38 "Dersim Olayları" sırasında Ortadoğu'da ne Amerika ne de İsrail vardı.
Ama yine biliyoruz ki "Kürt Realitesi" Ortadoğu'nun sınırlar ötesi bir olgusudur.
İran topraklarında 1946'da ilan edilen "Mahabat Cumhuriyeti" denemesi ve şu anda denemenin çok ötesine geçmiş olan Kuzey Irak'taki özerk "Kürt Yönetimi", uluslararası dengeler ele alınmadan anlaşılamaz.
Sovyetler ve ABD anlaşınca Mahabat Cumhuriyeti de bitirilmedi mi? Bugün Türkiye "Kürt Realitesi"nin kabul edilmesi açısından 1938'den de, 1984'ten de çok ileri noktada.
Düşünün ki sanatçı Ahmet Kaya 1999'daki magazin gazetecileri gecesinde "Kürtçe türkü de söylemek istiyorum" dediği için medyatik linçe hedef kılındı. Türkiye'de yaşatılmadı, Fransa'da gurbette 43 yaşındayken 2000'de yorgun kalbinin krizine yenildi.
Bugün TRT'nin Kürtçe yayın yapan kanalı var.
Kürt seçmenleri temsil eden bir partinin TBMM'de grubu var.
Bir de hâlâ devam ettiği söylenen "Kürt Açılımı" (veya Demokratik Açılım) var.
Ama yine de PKK terörü bitmiyor.
İşin garibi bu "Açılım"ı sade PKK değil, iktidarda olmayan siyasi partiler de engelliyorlar.
Ayrıca açılımı başlatan Hükümet'in "Dağdan inin" çağrısına uyanların, Habur'dan geçişleri ertesinde bunların tutuklanmaları da kafaları karıştırıyor. Nabi Yağcı benim de paylaştığımı şu değerlendirmeyi yapmıştı Taraf'taki yazısında:
"- Bugün maalesef Kürt meselesinin çözümünde hükümet müthiş bir güven kaybı içine yuvarlandı. Üstelik bu hükümet cumhuriyet tarihi boyunca Kürt meselesinde tabuları sarsacak ölçüde ileri adımlar atmış ilk hükümet olduğu halde, bu adımlar güven sağlamaya yetmediği gibi 'neredeyse Kürt açılımı bitti' deme noktasına gerilendi.

Seçime kadar
Hükümetin ilân ettiği açılım ve Öcalan'ın da 'gelin' çağrısı üstüne barış sürecine katkı yapmak üzere Habur'dan giriş yapan barış grubu 34 kişinin yargılanması başladı. İlk duruşmada 10'u tutuklandı, başka tutuklamalar da bekleniyor. Daha önce 16 Nisan 2010'da bu gruptan olan Lütfi Taş'a Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi 'örgüt propagandası' gerekçesiyle 10 ay hapis cezası verdi. Yine aynı gruptan Mehmet Şerif Gençdal da aynı gerekçeyle tutuklanmıştı. Şimdi devamı geliyor."
Neyse...
Bu kriz konusu, belli ki bir genel seçim sonrasına kadar bu şekilde sürecek.
AK Parti'nin bu süreçte daha ileri adımlar atması, iç siyasetin dengeleri açısından mümkün değil gibi görünüyor.
Bunun ana nedeni de muhalefetin çözüme karşı "Her çeşit" muhalefeti seslendirmesidir.
Yani İsrail'i veya Açılım'ı sorunlu ilan etmek yerine, PKK'nın oyununa gelip ülkede Türk-Kürt gerginliği yaratmaktan kaçınalım.
Hepimiz aklımızı ve mantığımızı, öfkemize ve kederimize kurban etmeyelim.

19 Haziran 2010 Cumartesi

AK Parti'nin asıl felaket senaryosu



Murat YETKİN / RADİKAL 19.06.2010

Hayır, AK Parti için en kötü durum senaryosu, felaket senaryosu Anayasa Mahkemesi’nin referanduma sunulacak değişiklik paketini tamamen iptal etmesi değil.
Evet, bazı yorumcular günlerdir kamuoyunu bu ‘ikinci ihtimal’ üzerine yoğunlaştırıp, bir tür psikolojik savaş taktiğiyle Anayasa Mahkemesi (AYM) üzerinde baskı kurmaya ve kamuoyunu da bu ihtimal üzerine kurulmuş yel değirmenleriyle savaşa yönlendirmek istiyorlar. Bu doğru. Hatta bu kervana, AYM raportörü sıfatıyla AYM’nin varlığına savaş açan, sesi şu anda en çok çıktığı, çıkabildiği için en doğruyu söylediği var sayılan Osman Can’ın dahi bu ‘yel değirmenine yönlendirme’ safı içine düştüğü söylenebilir.
‘Birinci’ ihtimal, birinci senaryo, evet, AK Parti’nin en çok görmek istediği senaryo: Yani AYM’nin paketin olduğu gibi 12 Eylül’deki referanduma sunulmasını onaylaması. AK Parti, referanduma verilecek desteğin, partiye verilen desteğin üzerinde olduğunu hesap ediyor; hatta Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yüzde 60 tahmininde bulundu. Yani AYM paketi aynen onaylar ve, referandumda yüzde 50’nin üzerinde oy çıkarsa, Başbakan Tayyip Erdoğan dosta düşmana bu desteğin kendisine verildiğini ilan edebilecek.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül duymasın, adeta bir Cumhurbaşkanlığı seçimi provası olarak
12 Eylül oylaması Erdoğan için; tabii ki bu senaryo tutarsa... Bir de söylemeye gerek yok,
yüksek yargıyı yeniden şekillendirme imkânı.
İkinci senaryoyu zaten söyledik: Mahkemenin paketi olduğu gibi reddi. Bu aslında AK Parti’nin ikinci tercihi.
Neden mi? Başbakan Erdoğan’ın Meclis’i AYM kararına kadar açık tutma nedeni, her ne kadar vatana ihanet sayılsa da, akıllara bir erken seçim ilanı düşürdüğü ortada.
Özellikle de dün yargının meşruiyetini yitirdiği sözlerinden sonra, AYM değişiklik paketinin referanduma gitmesine engel olursa, Erdoğan’ın bunu asıl vatana ihanet sayarak erken seçime gitmeyi vatan görevi ilanı sürpriz olmamalı.

Asıl korkulan üçüncüsü
Erdoğan’ın asıl endişesi üçüncü senaryodur.
Üçüncü senaryo, Mahkeme’nin iki kritik maddenin bir ya da ikisini de düşürerek geri kalan paketin referanduma sunulabileceği kararına varmasıdır.
Bu iki kritik madde, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yapı ve
oluşumunu değiştiren, bunlar üzerinde yürütmenin etkisini artıran maddelerdir.
CHP, geri kalan maddelerin, sırf bu iki maddeyi kamuoyuna kabul ettirebilmek için pakete, elma şekerinin etrafındaki şeker gibi kaplanmış zoraki eklemeler olduğunu öne sürüyor. Dahası, CHP bu iki madde düşerse referandumda kabul oyu kullanacağını, çünkü geri kalan maddelerin Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağlayacağını söylüyor.
Bu durumda, AK Parti asıl hedefine ulaşamadığı gibi, diyelim yüzde 80 gibi bir oranda kabul edilirse, bunun içinden kendi oylarını tefrik edemeyecek, ayırmayacak.
Dün Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in Yargıtay 11’inci Daire kararıyla tahliye olması hukuki açıdan tartışılabilir. Tıpkı Erzurum mahkemesinin dosyanın as-lını Yargıtay’a göndermemesi gibi. Bunu şimdilik hukuk- çulara bırakarak, siyasi sonuçlarına yoğunlaşabiliriz.

Rüzgâr dönüyor mu?
Rollerin değişimini yargı alanında da görebiliyoruz ama bu vesileyle: Bir süredir, yüksek yargı üyeleri konuşmuyor, bana göre de çok iyi ediyor. Ama kararlar konuşmaya başladı. Cihaner öncesinde, hafta başında Yargıtay 4’üncü Dairesi’nin Mehmet Haberal’ın tahliye süresi nedeniyle dokuz yargıç hakkındaki kararını hatırlayalım. Yarın bir gün Haberal, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidip tazminat alırsa, bu da bir içtihat haline gelip benzer durumdaki zanlılara uygulanırsa da şaşırmayalım.
Tabii dün Balyoz soruşturmasında Çetin doğan ve silah arkadaşlarının tahliye edilmiş olduğunu da unutmayalım.
Yerimiz kalmadı ama, dün, azımsanmayacak bir grup emekli diplomatın Başbakan Erdoğan’ın ‘monşerler’ sözünü alay sayarak yaptığı sert açıklamayı dikkate almak lazım. ‘Ne güçleri var ki?’ diye soranlara, Sovyet lider Yosef Stalin’in zamanında ‘Papa’nın kaç kolordusu var ki?’ diye alaya almasını hatırlatabilirim. Sovyetlerin yıkılmasında kolordusu olmayan Papalığın önemli payı oldu.
Askeri alana girmişken, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler’in dün ‘PKK eylemleri artabilir’ uyarısı arasına sıkıştırdığı ‘ABD ile askeri yönden istihbarat paylaşımında
hiçbir sorun yok’ açıklamasını da kayda geçelim.
Gerçekten ilginç gelişmeler oluyor Ankara’da.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Yeter artık, biri çıkıp cevap versin!



Can ATAKLI / VATAN 16.06.2010

Herkese soruyorum: Sizin yüreğiniz acımıyor mu? Sizin vicdanınız sızlamıyor mu? Olanları sizin aklınız alıyor mu?

Artık neredeyse saat başı Güneydoğu’dan ya da yurdun herhangi bir yerinden “şehit haberi almak” sıradan olay haline geldi.

“Keşif gezisine çıkan askeri time ateş açıldı, 2 şehit üç yaralı.”

“Teröristler askeri birliğe roket attı, 6 şehit.”

“Balkonda oturan subay eşi roketle öldürüldü.”

“Mayına basan 2 asker şehit, 5 yaralı.”

“Askeri karakola ateş açıldı, 3 asker şehit.”

Ey generaller, komutanlar; ne oluyor, nedir bu? Bir ordu bu kadar şehit verir mi? Verse bile buna sebep olanlardan birini bile yakalamaz mı? Ya da yakalayamayan hesabını vermez mi?

Ne oldu İskenderun saldırısı? 6 askerimizi şehit edenler ellerini kollarını sallaya sallaya çekip gittiler. Ne bir iz, ne bir delil... Oysa o saldırı bir yıl önce ihbar edilmiş. Krokiler, fotoğraflar bulunmuş.

Bu nasıl istihbarattır, bu nasıl önlem almaktır?

Nerede o mayınları döşeyenler, uzaktan patlatanlar?

Nerede o askerlerimizi keklik gibi vuran keskin nişancılar?

Birini bile bulamıyor musunuz?

Güneydoğu’da “operasyonları önlemek ve canlı kalkan olmak amacıyla” dağlara gitmeye çalışanlar var. Ne oluyor o dağlarda? Gerçekten operasyon mu yapılıyor, teröristler yakalanıyor ya da etkisiz hale mi getiriliyor?

Yoksa milletin ödediği vergilerle aldığınız silahları dağa taşa sıkıp kahramanlık destanları mı yazıyorsunuz anılarınıza?

Sonra bir bakıyoruz, Genelkurmay Başkanı gözleri yaşlı, duygusal mesajlar vererek subay eşinin cenazesinde saf tutuyor.

Yanında ise eski bir Genelkurmay Başkanı. O eski Genelkurmay Başkanı ki, şimdikinin bütün arkadaşlarının gözaltına alınmasına, tutuklanmasına neden olmuş.

Allah aşkına durdurun bu saldırıları. Artık şehit haberi almak istemiyoruz.

Ama beceremiyorsunuz, başaramıyorsunuz.

İstifayı basıp çekip gitmeyi de mi düşünmüyorsunuz?

15 Haziran 2010 Salı

Katliam: Fergana ateşi Orta Asya'yı yakacak!



İbrahim KARAGÖL / YENİ ŞAFAK 15.06.2010

"Üç gündür Kırgızistan'ın Oş şehrinde Özbek ahaliye karşı bir katliam yapılmaktadır. Kalaşnikoflarla silahlanan Kırgız gençleri ve askeri üniformalı meçhul gruplar savunmasız Özbek ailelerini kurşuna dizerek katletmektedir. Oş şehrindeki Özbeklere ait yüzlerce ev ve bina yakıp yok edilmiştir. Özbek tiyatrosu, Özbek Üniversitesi ve Özbek TV binası ateşe verilmiş, tamamen yanıp kül olmuştur. Öldürülen Özbeklerin sayısı resmi açıklamalara göre 800, bağımsız haberlere göre 2000'in üstündedir. On binlerce yaralı var. Kırgızistan'ın güney sınırından Özbekistan'a geçen kaçak sayısı resmi rakamlara göre 170 bini geçmiş durumdadır. Zorbalık ve katliam Oş şehrinden başka vilayetlere yayılmaya başladı. Celalabad şehrindeki askeri birlik, Kırgızlar tarafından basıldı ve şimdi bu silahlanan gruplar, Celalabad'ı da Oş gibi virane ve mezarlığa çeviriyor, bölge halkını kurşuna diziyor.

Bu facianın Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Taşkent'teki toplantısına rastlaması asla rastlantı değildir. Fakat bu örgüt üyesi devletlerden ses çıkmamıştır. Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov tarafından bu katliama karşı "Kırgızistan'ın iç işi" diye bir açıklama dışında hiç bir tedbir alınmamıştır. Vahşet karşısında Kırgızistan'ın geçici hükümeti çaresiz bir tutum sergilemektedir. Devlete ve askere ait zırhlı araçlar çetelerin ellerine geçmiş ve katliamda rahatça kullanılmaktadır. Dünya kamuoyu sessizliğini korumaya devam ediyor. Bu katliama dur diyecek kimse yok..."

Muhammed Salih, Özbekistan muhalefet lideri, bu küçük ülkede yaşanan dehşeti böyle özetliyor. 2005 yılından beri, küresel güçlerin oyun alanına dönüştürülen Kırgızistan; Lale Devrimi'nden sonra "Görev tamamdır. Bu küçük ülkeye yönelik ABD müdahalesi Gürcistan'daki Gül Devrimi ya da Ukrayna'daki Turuncu Devrim'den çok daha önemlidir" açıklaması ile zafer ilan edenler tarafından kanlı bir iç savaşa, etnik savaşa sürüklenmiştir.

Oş kentinin yüzde kırkını, Celalabad'ın yarısını oluşturan Özbekler, yeryüzünün en karışık ve hassas bölgelerinden biri olan Fergana Vadisi'nde bütün bölgeyi sarsabilecek bir vahşetin ortasında kaldılar. Stalin tarafından Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında bölünen Fergana, ABD'nin terörle mücadele hedeflerinden biri. Buradaki Özbekler, daha önce İslam Kerimov'a isyan etmiş ve bu isyan çok kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Yine bu bölgenin insanları, Kerimov'a muhalefet edip Afganistan'da üslenmişler, orada da ABD tarafından kıyıma uğratılmıştı.

Fergana bölgesindeki huzursuzluk, bu katliamla sınırlı kalmayabilir. Bölgedeki bütün ülkeleri istikrarsızlaştırabilir hatta savaşa sürükleyebilir. ABD, Rusya ve Çin arasında yoğunlaşan güç mücadelesi, son örnekle gördüğümüz gibi bütün Orta Asya'yı tehdit eder hale gelmiştir.

Orta Asya'da sınır, kaynak ve etnik gerilimlere dayanan savaşlar henüz yaşanmadı. Er geç bölgede bu gerekçelere bağlı olarak çatışmalar bekleniyordu. Çok hassas, çok kırılgan olan etnik dengelerle böylesine acımasızca oynayanlar, bu ülkeleri birer garnizon devlete dönüştürmeye çalışıyor.

Bölgenin en sakin ülkesini kanlı bir iç savaşa ve darbelere sürükleyen şey, sadece ülkenin yoksulluğu, liderlik sorunu ya da etnik huzursuzluğu değil. Lale Devrimi'nden bu yana sürekli bir yerlere savrulan Kırgızistan, şimdi bütün Orta Asya'yı ateşe atacak bir tehlike haline dönüştürüldü. ABD ve Rus askeri üsleri arasındaki rekabet, rejimi/yönetimi de mevsimden mevsime değiştirir oldu.

Afganistan merkezli istila hareketi bir yandan Pakistan'ı iç savaşa sürüklerken diğer yanda Orta Asya'ya doğru genişliyor. Bu genişlemenin nerelere uzanacağını kestirmek çok güç. Ama öyle görünüyor ki; Fergana Vadisi, küresel kırılmanın ve güç mücadelesinin en keskin en kanlı merkezlerinden biri haline gelecek. Buradaki kriz sadece Özbekistan'ı, Kırgızistan'ı ve Tacikistan'ı değil, Orta Asya'dan Güney Asya'ya kadar bütün bölgeyi sarsıcı etkiler gösterecek.

Küçük ülkedeki büyük güç mücadelesiyle ilgili başka ayrıntılar da verelim. Kırgızistan'daki ABD üssünden ayda 25 bin ABD-NATO askeri transfer ediliyor. Karaçi'den Afganistan'a ulaşan lojistik hattı, ağır saldırılar yüzünden işlemez hale gelirken bu bölge ABD ve NATO güçleri için daha fazla öne çıktı.

Kırgızistan, Afganistan eroininin Asya pazarlarına ulaştırılmasında kritik bir güzergaha dönüştü. Özellikle Oş kenti, yani Kırgızisbtan'ın güney başkenti, büyük eroin güzergahının ana istasyonlarından biri. Kaosun en önemli sebeplerinden biri bu ticaret!

ABD'nin Afganistan'ı işgalinden sonraki beş yıl içinde, afyon üretimi olağanüstü bir artış gösterdi. Ağustos 2007'deki BM verilerine göre neredeyse bir milyon hektar alanda afyon üretimi yapılır olmuştu. İşgal sırasında 185 ton üretim varken bugün bu rakam 8 bin 200 tona çıktı. Bu, dünya genelindeki afyon üretiminin yüzde 93'üne tekabül ediyor. Rus Federal Narkotik Servisi, Afganistan'da bugünkü afyon üretiminin mali karşılığının yaklaşık 64 milyar dolar olduğunu, çok az bir miktar dışında bu paranın küresel uyuşturucu mafyasının kontrolünde olduğunu açıkladı. Jeopolitik gerekçelerin dışında işgalin nasıl bir endüstri oluşturduğu ortada değil mi? Peki bu pastayı kimler paylaşıyor acaba? "Mafya" tanımını biraz geniş yapmakta fayda var. Uyuşturucu pazarı sadece Afganistan'ı değil, Kırgızistan'ı da hem garnizon devlete hem de nekrotik devlete dönüştürdü.

Şimdi, beş milyon nüfuslu Kırgızistan'daki bir milyon Özbek tehdit altında. Adeta kitlesel kıyım yaşanıyor. On binlerce insan bölgeden kaçıyor. Özbekistan'ın Fergana bölgesindeki şehirlerde, kasabalarda mülteci kampları kuruluyor. Yarın rüzgar tersine döner ve Özbekler Kırgızları katletmeye başlarsa o zaman ne olacak?

Bölgedeki hiçbir ülke, bu tür kanlı çatışmalara sessiz kalamaz. Ortadoğu'yu ateşe verenler, Afganistan-Pakistan'ı yıllardır savaşta tutanlar, kriz haritasını genişletiliyor ve Orta Asya'ya yönlendiriyor.

Kadife devrimleriniz ve karşı devrimleriniz batsın sizin!

14 Haziran 2010 Pazartesi

Raportörden bomba öneri



Şamil TAYYAR / STAR 14.06.2010

Anayasa Mahkemesi Raportörü Doç. Dr. Osman Can, mahkemenin anayasa değişikliklerini esastan görüşemeyeceğini belirterek, “Aksi halde yok hükmünde sayılır” dedi. İlave etti: “Parlamento böyle bir karara direnmelidir.”

Kıyamet de bu cümle üzerinde koptu. İnfaz timi Hürriyet üzerinden harekete geçti, cumartesi günü atılan “Ya düzelt ya git” manşeti, yalan üzerinden kurgulandı. Oysa Anayasa Mahkemesi’nin veya Başkan Haşim Kılıç’ın Can’a yönelik böyle bir kararı yoktu. Hürriyet de bunu biliyordu.

Buradaki maksat; Osman Can’ın mahkemeden uzaklaştırılmasını sağlamak, anayasa değişikliğiyle ilgili görüşme takvimini belirleme yetkisini elinde bulunduran Başkan Haşim Kılıç üzerinde baskı oluşturmak, parlamentonun veya hükümetin hukuk dışı işleme karşı eylem kabiliyetini sıfırlamaktı.

Can, Hürriyet’i yalanladı, açıklamasını düzeltmesi veya gitmesi yönünde herhangi bir uyarının olmadığını söyledi, “Böyle bir yetki sadece sayın başkana aittir” dedi. Dün Cumhuriyet’in açıklamalarını manşete taşıdığı Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt de yetkinin başkanda olduğunu söyledi.

Yani, Hürriyet’in “Düzelt ya da git” manşeti havada kaldı. Lakin, maksat kısmen hasıl oldu. Hürriyet ve Cumhuriyet arasında kurulan linç çarkı dönmeye başladı.

Arkadaşlarının “bilgi sızdırmakla” tescillediği ve eşi Ergenekon sanığı olan Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün dün Cumhuriyet’te manşete taşınan “Sözleri açıkça kaos çağrısıdır” demeci, operasyonun ikinci adımıdır.

Sabih Kanadoğlu askere sivil yargı yolunu açan yasal düzenleme karşısında mahkemeleri itaatsizliğe çağırdığında alkışlayanların, “hukuksuz bir eylemi tanımayın” dendiğinde kıyamet koparması, dikkat çekicidir.

“İstifa etmem”

Dün tartışmaların odağındaki Osman Can’ı aradım. Uzun sohbetimiz oldu. Açıkça sordum: “İstifa edecek misiniz?” 8 yıldır bu görevde olduğunu, araya adam sokarak değil ısrarlı davetler üzerine görevi kabul ettiğini ve 3 başkanla çalıştığını belirten Can, şu aşamada istifa etmeyi düşünmediğini söyledi.

Görevden alma yetkisinin sadece Başkan Kılıç’ta olduğunu anlatan Can, “Sayın başkan görevden alırsa yapacağım bir şey yoktur. Gideriz. Ama şu ana kadar bana bir karar bildirilmedi” dedi. Can, mahkemeyle ilişiğinin kesilmesi durumunda üniversiteye döneceğini belirtti.

“İptal kararı darbedir”

Asıl tartışmanın can alıcı bölümüne gelince...

Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini esastan inceleme yetkisi olmadığı halde bazı maddeleri iptal ederse ve bu iptal kararı yok hükmündeyse, parlamento bu karara nasıl direnebilir, hükümet ne yapabilir?

Can, önce şu tespiti yaptı: “Anayasa değişikliklerini esastan incelemek, yetki gaspı değildir, yasal alanın ihlalidir. Yetki gaspı, iki kurum arasındaki anlaşmazlığı ifade eder. Diğeri, anayasal sınırların ihlal edildiği hukuksuzluğu... Kurucu irade adına parlamentolar yasa çıkarır, kurulu organlar (AYM gibi) tarafından içeriksel denetime tabi tutulamaz.

Hukuksuzluk karşısında hukuki bağlayıcılık olmaz.”
Nasıl yani?

Can devam etti: “Eğer siz anayasal sınırları ihlal ederseniz, Talat Aydemir’in yapmak istediğinden, 5 generalin bir araya gelerek (12 Eylül’de olduğu gibi) yaptıklarından farklı bir şey yapmış olmazsınız. Parlamentolar hukuk normları üretirler, norm üretiminde birincil unsurdur. Maalesef şimdi yargıya karşı hukuku savunuyoruz.”

Kenan Evren örneği

Peki yargı kurumları neden böyle davranıyor?

Yargı organlarının statükocu refleksini “darbe ürünü” olmalarına bağlayan Can şöyle dedi: “Darbe iradesinin ürünü olarak ortaya çıktılar, sanki üst bir Milli Güvenlik Konseyi olarak oluşturuldular. Böyle olunca özgürlükleri savunmasını, hukukun yanında yer almalarını nasıl bekleyeceksiniz?”

Can, sohbetin bu bölümünde tezini şu örnekle güçlendirdi: “Kenan Evren, ‘neden darbeyi daha erken yapmadınız’ diye sorulduğunda ‘şartların olgunlaşmasını beklemiştik’ dedi. İşte, 2008 yılında Anayasa Mahkemesi’nin (türbanla ilgili) kararı, şartların olgunlaşmasını beklemekle eşdeğerdedir. Çünkü darbe şartları, parlamentoların karar almaları zorlaştığı zamanlar olgunlaşır.”

Başka bir ifadeyle, darbeye zemin hazırlanıyor. Parlamento etkisizleştikçe vesayet rejimi güçleniyor, milli irade zayıflıyor. Çözüm anahtarı olarak yargının demokratikleşmesini gösteren Can, şunları söyledi: “Almanya’da kral gidince ‘kral gitti yargıçlar kaldı’ dendi. İspanya’da Franco gidince ‘Franco gitti yargıçlar kaldı’ dendi. 1945’de Almanya ve İtalya’da, 1985’de İspanya’da yeni Anayasa ihtiyacı böyle doğdu ve yapıldı.”

“Resmi Gazete’de yayımlanmasın”

Şimdi başa dönelim. Anayasa Mahkemesi iptal kararı verirse parlamento ve hükümet ne yapmalı?

“İptal kararı verilirse, bu bir siyasi duruştur, hukuki değildir, anayasanın ihlalidir” diyen Can, açıklamasını şöyle sürdürdü: “Hukuk ortadan kaldırıldığında hukuki bağlayıcılık bekleyemezler. Kurucu irade adına parlamento ‘ben bu hukuksuzluğu tanımıyorum’ demeli. Anayasa paketini referanduma tümden götürmelidir.”

Referandum sürecini YSK yönetirken hükümet nasıl bir hamle yapabilir?

Can’ın önerisi şöyle: “Anayasa Mahkemesi iptal kararı verirse bunun Resmi Gazete’de yayımı gerekir. Başbakanlık iptali yayımlamazsa, referandumda evet ve hayır şeklinde oylanacak olan, daha önce Resmi Gazete’de yayımlanmış paketin tümüdür.”

Ya sonra?

Yorumu şöyle: “Paket halkoyundan geçerse tümü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer. Paketteki gibi Anayasa Mahkemesi ve HSYK yeniden yapılandırılır.”

Yerinde bir öneri...

Şu tespitine ise sonuna kadar katılıyorum: Hukuki olmayan bir kararın hukuki bağlayıcılığı yoktur.

Osman Can’a inanmayan Sabih Kanadoğlu’nun içtihatlarına baksın...

13 Haziran 2010 Pazar

Hürriyet’in Osman Can takıntısı



Ergün BABAHAN / STAR 13.06.2010

Belaltı sürmanşetinden sonra Hürriyet Osman Can’ı bu kez ana manşete taşıdı.

Terfi mi desek acaba, yoksa uyarıdan anlamayan bir hukukçuya gözdağı mı?

Manşetin amacı açık:

İdeolojik kavgada kelle koparmaya yönelik bir haber.

Hürriyet’in iddiasına göre, Anayasa Mahkemesi Osman Can’a ‘’Ya düzelt, ya git’’ demiş.

Medya piyasasında ilk haberden Enis Berberoğlu’nun bilgisi olmadığı iddiaları dolaşıyor.

O haber imzasızdı.

Bu haber Ankara Temsilcisi’nin imzasını taşıdığına göre, bilgisi dışında olması düşünülemez.

Ama bu sorunlu bir haber.

Can’a verildiği iddia edilen ültimatomun kaynağı, tüzel kişilik olarak Anayasa Mahkemesi sanki.

Tek bir kaynak gösterilmemiş.

Bu konu, kurulun ve başkanının doğrudan yetkisinde.

Haberde, uyarı öncesi haberin doğrulatılıp doğrulatılmadığı bilgisi yok.

Kurul toplanmış mı belli değil.

Başkan uyarı verdiyse, adının haberde olması gerekir, koskoca başkan uyarı vermekten utanacak değil ya.

Peki kim verdi bu uyarıyı belli değil.

Mahkeme vermiş.

Hürriyet öyle diyor.

Koskoca mahkeme, raportörünü savunmasız yollar mı, bilemiyorum.

Ama bu haberin bir yerle pişirilip servis edilmiş olacağını biliyorum.

Muhtemelen belaltı haberiyle bu haberin kaynağı aynı.

Birileri mahkemenin iptal kararına öyle bel bağlamış ki, kararın önünde engel gördükleri Osman Can’ı tasfiye çabası içindeler.

Bir yandan da bu davanın raportörüne gözdağı veriliyor herhalde.

Eşi Ergenekon davasının zanlıları arasında olan, kendisinin telefon konuşmaları gazetelere sızan Osman Paksüt’e ses eden yok.

O istenilen Osman.

Mahkeme ona “ya eşini boşa, ya git” demiyor ama hukuki bir görüş bildiren Osman Can’a diyor.

Neden?

Çünkü askeri bürokrasi öyle istiyor.

Askeri bürokrasinin istemediği Osman hakkındaki haberler asker yandaşı medya tarafından manşete çıkarılıyor.

Eşinin askerlerle birlikte darbe planı yaptığı iddia edilen öteki Osman ise isteniyor, el üstünde tutuluyor.

Onunla ilgili bırakın tek sütun eleştirel haber, köşe yazısı bile çıkmıyor bu yandaş kesimde.

1969’daki anayasa değişikliğinde de benzer bir olay yaşamıştık.

Asker, değişiklik geçerse darbe yapacağını belirtmiş, bu değişiklikle 27 Mayıs’ın ruhunun zedelendiğini iddia eden TİP de paketi Anayasa Mahkemesi’ne götürüp iptal ettirmişti.

O zaman tek sesli basın vardı, şimdi çok sesli.

O zaman Meclise saygı duyan azdı, şimdi çok.

Ergenekon’a karşı çıkan, yasadışı işlere bulaştığı iddia edilen hakim ve savcılara sahip çıkanların, hukuku, yasamanın üstünlüğünü, anayasanın yazılı hükmünü savunanlara küfür yağdırması tesadüf değil.

Bu onlar için varlık savaşı.

Kendi çocuklarının, ekollerinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki egemenliğinin sona ermesi korkusu sardı onları.

Ne kamu üzerinden zenginleşme kalacak, ne Türkiye’nin kaderine hakim olma iddiası.

Demokratikleşme hiçbir alanda işlerine gelmiyor.

Kürt meselesinde de, Alevi meselesinde de, yargının işleyişinde de.

Onun için küfür ediyorlar.

Dün komutanları Ahmet Kaya’yı, Hrant Dink’i, Orhan Pamuk’u hedef gösteriyordu, bugün Osman Can’ı gösteriyor.

Onlar da ateş ediyor.

Huylu huyundan vazgeçmez sözünün daha doğru bir kanıtı olabilir mi?

12 Haziran 2010 Cumartesi

"İsrail haklı be abi!"



Emre AKÖZ / SABAH 12.06.2010

Ülkeler arasındaki bazı ilişkileri anlamak için bazen sadece haritaya bakmak yeterlidir. Resmini gördüğünüz bu basit harita, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun anlattıklarının özeti.
Türkiye'nin, Ortadoğu'da kurmaya çalıştığı "barış ve ekonomik işbirliği" bölgesinin ilk ayağının görsel hali.
(Zamanla daha da gelişecek ve yine Davutoğlu'nun tabiriyle, Sinop'tan Ekvator'a; İstanbul Boğazı'ndan Aden Körfezi'ne uzanacak.)

* * *

Türkiye "barış ve refah" diyerek Suriye, Lübnan ve Ürdün ile işbirliği yapıyor. Vizeler kaldırılıyor. Çeşitli anlaşmalar imzalanıyor.
Böylece ortaya dört devletten oluşan "tek" ekonomi çıkmaya başlıyor.
Türkiye'nin kurmaya çalıştığı işbirliği bölgesi, bu haliyle İsrail'in çıkarına aykırı olmayabilir. Hatta tersine, çevresinin zenginleşmesi İsrail'e de yarar...
Ancak İsrail yönetimine egemen olan "askeri akıl" öyle düşünmüyor. Onun mantık yürütme biçimi şöyle:
"Bugün Türkiye ile aramız iyi. Peki ya gün gelir papaz olursak? O zaman Türkiye beni sadece kendi sınırlarından değil; Suriye, Lübnan ve Ürdün üzerinden de vurabilir."

* * *

İsrail bu tehlikeye karşı ne yapmalı?
"Türkiye daha bu işbirliği bölgesini oluşturmadan yapacağım bir hamleyle engelleyeyim." Nasıl?
Mesela şöyle:
"Mavi Marmara'yı vurur, yardım filosunu terörist ilan ederim... Kabahatli olarak İslamcı Erdoğan hükümetini gösteririm... Lobilerim sayesinde Batılılar beni dinler... Bunun üzerine Türkiye, İran'a doğru kayar... Eğer bu süreç Erdoğan hükümetini düşürürse ne âlâ; CHP-MHP koalisyonunda bölgesel işbirliği projesi çöpe gider... Erdoğan düşmezse Batılılar, İran'a yaklaşmış bir Türkiye'nin İsrail'i çevreleyen gelişme hamlelerine izin vermez.

* * *

" "Vicdanı", "ahlakı" ve "evrensel hukuku" bir yana bırakın: Sadece ve sadece buz gibi bir askeri mantıkla düşündüğünüzde, İsrail'in Mavi Marmara haydutluğuyla Türkiye'ye cephe alması "olağan" gözükmüyor mu?
İsrail'e de hak vermek gerek!!!

11 Haziran 2010 Cuma

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım Taraf’a konuştu...



Rasim Ozan KÜTAHYALI / TARAF 09.06.2010

Dünkü “AK Parti-Fethullah Gülen meselesi” yazım üzerine Fethullah Gülen’e çok çok yakın olan isimlerden biri beni aradı. Uzun uzun konuştuk... Fakat o konuyu yarına bırakıyorum. Bugün için yazmam gereken daha acil bir mesele var...

Merkez medyada İsrail’in kanlı baskınından sonra oluşan “insani hava” yavaş yavaş dağılmaya başladı. İHH’ya yönelik tersinden psikolojik harp yapmaya başladı merkez medya...

“Ağlayan İsrail komandoları fotoğraflarını İHH sızdırdı”, “İHH özellikle bu fotoğrafları basına verdi, İsrail’in gemideki fotoğrafları kendi savunması için kullanacağını bile bile İHH bunu yaptı” gibi iddiaları tekrarlayarak kamuoyunu İHH aleyhine döndürmeye çalışıyor kimileri...

Bunun üzerine ben de İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’la konuştum... Yıldırım, geçtiğimiz pazar Cine5’teki “Derin Mevzu” programında da konuğumuzdu. Orada da son derece ılımlı, sağduyulu bir dille adaletli ve vicdanlı konuştu Yıldırım. Şu an İsrail’in en çok istediği şey İHH’nın, Yıldırım’ın ve genel olarak İslami camianın tavrının radikalleşmesi ve pervasızlaşmasıdır. Fakat İHH doğru tavrıyla bu oyunu bozuyor şu an...

Bülent Yıldırım yukarıda belirttiğim iddialar için net konuştu ve Taraf’a özel açıklamalarda bulundu...


“Yalan söylüyorlar, o kişi kimse ismini versinler, İHH’dan atalım”

“Bu fotoğrafları İHH’nın sızdırdığı baştan sona yalandır. Sizin aracılığınızla açıkça seslenmek istiyorum. Kimmiş o kişi? İHH gönüllüsü olduğu iddia edilen kişi kim? O kişi gerçekse ismini versinler, hangi konumda olursa olsun derhal İHH’dan ihraç edeceğiz o kişiyi. Böyle bir şey olamaz, hadi ismini versinler o zaman. Sonra o fotoğrafların devamında İsrailli askerlere yardım ettiğimizin görüntüleri de olması lazım. Niçin o yardım ve tedavi görüntülerini yayınlamıyorlar? Bunu kasten yapıyorlar. Görüntülerdeki o asker bir arkadaşımızı şehit etti. Buna rağmen biz o askerin tedavisini yaptık, ölmesine izin vermedik. Bizim inancımız, kim olursa olsun yaralı insanın tedavi edilmesini şart koşar. Bu fotoğraflar İsrail’in psikolojik propagandasına destek için yayınlanıyor. Bunu çok açık söylüyorum.”


“Hürriyet, özellikle psikolojik harp yapıyor”

Bunun üzerine ben Bülent Yıldırım’a bu fotoğrafların İHH internet sitesine konup konmadığını sordum...

“Basında yayımlandıktan sonra arkadaşlar koymuşlar. Sonra hemen onları kaldırttık. Şu an kamuoyunu “İsrail askerlerine acındırmak” amaçlı bunu yapıyorlar. Dokuz insanımızı şehit eden askerleri “mağdur” pozisyonuna sokmak istiyorlar. Bu amaçla psikolojik harp yapıyorlar. Hürriyet gazetesi özellikle bunu yapıyor. MOSSAD ajanlarının beni sorguladıkları sırada söyledikleri tek tek çıkıyor...” dedi Yıldırım. Ben de bunun üzerine “MOSSAD ajanları sorgu sırasında size ne söylemişlerdi, Türk medyasında böyle şeylerin olacağını o zamandan söylediler mi” diye soruyorum...


“MOSSAD ajanının verdiği isimleri açıklayabilirim”

“Rasim kardeşim, MOSSAD beni sorgularken ben onlara ‘Bu işten siz zararlı çıkıyorsunuz, krizi iyi yönetemiyorsunuz. Türkiye ve dünya kamuoyuna bunu anlatamazsınız’ demiştim. Bunun üzerine beni sorgulayan baş adam da ‘Her şey daha yeni başlıyor, önümüzdeki haftadan itibaren neler olacağını, havanın nasıl değişeceğini göreceksin’ diyerek, belli yayın organlarının ve belli gazetecilerin isimlerini verdi... Maalesef bu MOSSAD ajanının söyledikleri tek tek çıkıyor, dediklerinin bu kadar birebir çıkacağına ben de ihtimal vermemiştim. Allah şahidimdir bu isimlerin hepsi bende saklı. Bunları şu an söylemek istemiyorum ama gerekirse bu MOSSAD ajanının söylediği isimleri tek tek ifade edeceğim... Hiç kimse MOSSAD’la ortak çalışıp, sonra da millete ‘Gazze için yüreğim yanıyor’ diye yalan söylemesin. Bu yalanları ortaya çıkar sonra...”

Bülent Yıldırım’ın açıklamaları böyle... Gerçekten de şu an Hürriyet başta olmak üzere malum medyada hükümeti biraz ayrı tutarak İHH’ya saldırmak tipi bir hava var. Daha evvel her türlü küfrü ettikleri, “Radikal İslamcı, aşırı dinci” diye itham ettikleri Bülent Arınç’ı bir “sağduyu simgesi” olarak göstermeye çabalıyorlar. Bülent Arınç her zaman böyleydi. Her zaman akıl ve sağduyudan ayrılmadan hak ve adalet için mücadele eden bir politikacı oldu Arınç. Nitekim Cine5’teki yayından önce konuştuğumuzda da Yıldırım, Arınç’ın “Kanlı Baskın” olayına bakışıyla ilgili çok olumlu konuştu ve Arınç’la aynı kanaatte olduklarını söyledi...

Yıldırım’ı sorgulayan MOSSAD ajanının “Türk medyasındaki bağlantılarımız” diye anlattığı isimler kimler bilmem ama “İHH fotoğrafları özellikle sızdırdı” yalanı üzerinden İHH’ya karşı yapılmak istenen psikolojik harp tezgâhını görmemek imkânsız. İHH’nın bu süreçteki belki tek hatası “Fehmi Abi takıntısı”yla malul itirafçı arkadaşımızın desteğine fazla güvenip “MOSSAD sorgusu” benzeri olan o tv programına çıkmaları oldu...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Aması-maması var bu işin



Ahmet TURAN ALKAN / ZAMAN 09.06.2010

"Ama"lı cümle kurmayın diyorlar. "Söze ama'yla başlarsanız, sizi dinlemeyiz; iyiniyetinizden şüphe duyarız; cümleye ama'yla başlamak resmen ve alenen İsrail yandaşlığı mânâsına gelir" demeye getiriyorlar.

Kendi nâmıma "Haydi oradan" diyorum bu kanaat terörüne.

Evet, bu bir kanaat terörüdür.

Ama'yla cümle kurmak, tahlilin, terkibin, anlama ve yorum gayretinin kaçınılmaz vecibesidir; gaye ile araç arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır. Ayrıntılar "ama'lı cümlelerle görünür hale gelir; anlam ayrıntılardadır. Din ayrıntıdır, medeniyet ayrıntı.

"Bu işin aması-maması yok" diye dayatmak, düşünmeksizin itaate davettir; üzüm yemekle bağcıyı dövmek arasında tefrike girmemektir.

Mavi Marmara gemisinin yolcularına büyük saygı, hattâ hayranlık duyuyorum, niyetlerini alkışlıyorum; "Sen de gel" deseler, büyük ihtimâl o cesareti gösteremezdim ama seçtikleri hareket tarzını beğenmedim. Amaçla araç arasındaki o vahim uçurumun hamâsetle, dinî coşkuyla, celâdetle doldurulması maksadı zedeler; zedeledi, olmadı; güzel bir hedef, araç seçmekteki itinasızlık yüzünden akîm kaldı. İyi bir maksada, tartışılır araçlarla vâsıl olmanın mânâsı yoktur. Maksat da salih olmalı, vâsıtalar da.

Ama'larla, fakatlarla, lâkinlerle, ne var ki'lerle, bir başka açıdanlarla, binaenaleyhlerle, ancaklarla tiftik tiftik sorgulanması gereken bir süreç yaşadık, yaşıyoruz; bu süreç bir derneği, bir vakfı, bir hükmi şahsiyeti ilzam etmekle yetinmiyor; hepimizi ilgilendiriyor.

İşte hükümet: İsrail'den hazetmiyor ama diplomatik ilişkiyi dondurmayı, ikili bütün anlaşmaları iptal etmeyi düşünmüyor. Dünyanın hiçbir yerinde "düz" siyaset yürütülmüyor; siyasetin de amaları, fakatları, ihtirâzî kayıtları var.

Herkes Gazze kuşatması altında zulüm gören, acı çeken insanlara yardımda hemfikir ama mâsum ve insanî bir yardım eylemi neticesinde 9 kişinin katledilmesini doğru bulmuyor.

Hepimiz, olaydan sonra hükümetin, gemiye yapılan saldırı sonrasında takındığı aktif tutumu, diplomatik inisiyatifi alkışlıyoruz ama sürecin tâ başından itibaren hükümetin kontrolü altında olup olmadığı konusunda sualler sormak, endişelenmek hakkımızı da ertelemiyoruz.

Hükümetin İslâmi hassasiyetini alkışlıyor ve paylaşıyorum ama iç ve dış siyasette İslâmi duyarlığın, Hamas tarzı ve hamâsî muhtevada eylem ve metodlara dönüşebilme ihtimâlinden de tedirginlik duyuyorum.

Buna mukabil, "Bu konuda amayla başlayan cümle kurarsan bittin!" diye bir kanaat diktası oluşturmaya çalışanların, işin sonunda Türk dış siyasetini "Küresel intifada" noktasına getirip bağlamalarından tedirginim. Son aylarda olumlu bir vizyon kazanan dış siyasetimiz, intifada anaforuna atılmamalı diye düşünüyorum.

Kaldı ki hükümetin bu krizi iç siyasette de kullanmaya başlamasından da büyük endişe duyuyorum. Dinî ve millî sembollere, dinî, millî ve ideolojik belagat unsurlarına başvurarak siyaset yürütülmesinden hoşlanmıyorum.

Sizin anlayacağınız, amalı cümleler kurmaya bayılıyorum; işim bu benim. Amalı cümleler kurarım; böyle olduğu için giderek yalnızlaşmakta olan biriyim; bedeli vardır, ödenir ve bedele kendini -tırnak içinde- "Müslüman" sayan adsız kişilerden gelen müstekreh, kırıcı hakaret mektupları da dahildir.

Evet, insânî ve ulvî bir gaye için yola çıkanların neticede yaptıkları işi tabu haline getirip kanaat terörü, yılgınlık rüzgârı estirmesine kendi adıma karşı çıkıyorum. Amalı cümleler kuruyorum...

8 Haziran 2010 Salı

Hiç zırlayan komando gördünüz mü?



Emre AKÖZ / SABAH 08.06.2010

İsrail propaganda çarkı dönmeye başladı: İlk hedef, olayın esasını unutturmak; suçluyu masum göstermek.
Olayın esası nedir?
1) Mavi Marmara gemisi uluslararası sularda İsrail'in saldırısına uğramıştır.
2) Silahsız sivillerden 9'u, gemiye çıkan İsrail komandoları tarafından öldürülmüştür.
İşte bu kadar basit, bu kadar açık ve net!
Bunun tartışması, "Evet ama..."sı yok.
Evet, yok ama propaganda makinesinin amacı zaten gerçeğe takla attırmak.
Bir avukat bilerek, isteyerek, hesaplayarak cinayet işlemiş bir adamı nasıl savunur? Tabii ki öleni suçlayarak...
"Önce o saldırdı, müvekkilim de kendini savundu" diyerek.

* * *

Örnek mi istiyorsunuz?
İşte Hürriyet gazetesine servis edilen "Ağlayan Komando" fotoğrafı... (6 Haziran)
Hürriyet şöyle yazıyor: "Panik içinde ağlıyor: Fotoğraflarda, ilk anda 4 kişiyi öldüren İsrail'in elit birliği 'Şayetet 13' komandolarından bazıları, silahsız gönüllülerce etkisiz hamle getiriliyor. Karelerde panik içinde, korkmuş oldukları ve hüngür hüngür ağladıkları görülüyor."
Arkadaşlar!
Koca bir yalan bu.
Dünyadaki hiçbir komando, dövüşürken itilip kakıldığı, yumruk yediği, orası burası yırtıldığı için ağlamaz!
Onu bırakın, kurşun yarası aldığında dahi ağlamaz. Elinde tüfeği, belinde bıçağı olan bir komando ancak öldürülen bir arkadaşının ardından iki damla gözyaşı döker.
O kadar!
Komandoları da geçtim... Ortalama bir asker, bir polis, bir militan da, operasyonun ortasında vücudu adrenalin pompalarken böyle ağlamaz.
Çünkü ağlayamaz. Sadece eğitimi değil, vücut kimyası buna izin vermez.

* * *

Hürriyet'te bu haberin çıktığı günün akşamı, National Geographic kanalında, 'Dövüş Bilimi' (Fight Science) adlı program vardı.
İsrail askerlerine hocalık yapan Albay Amir Perets, 'Şayetet 13' türü özel saldırı ekiplerini nasıl eğittiklerini anlatıyordu.
Bunlar normal insanların dayanamayacağı ortamlarda vuruşmak için yetiştirilmiş seçme askerler.
Gemideki barış gönüllüsü sivillerin yumruğu ya da sopası, onlara sivrisinek sokması gibi gelirken, daha da azgınlaşmalarına yol açar.
Sonuçta genç Furkan Doğan'a yaptıkları gibi 45 santimetre uzaktan kurşun yağdırırlar.

* * *

"Topumu aldılar, bana da piç dediler" diye zırlayarak anasına doğru koşan veletleri andıran bu sözde komando kim acaba?
Alayın tiyatro ekibinin oyuncusu mu? İsrail usulü aç aç grubu elemanı mı? Mizansen figürü mü?
Komando olamamış bir komandonun, baskında ne işi var?
Yoksa Mavi Marmara'nın silahsız olduğunu bilen İsrail, gemiye saldığı katillerin yanına, tecrübe kazansın diye çaylakları da mı katmıştı?

7 Haziran 2010 Pazartesi

Fotoğrafların öyküsünü merak ediyorum



Taha KIVANÇ / YENİ ŞAFAK 07.06.2010

Hürriyet'in yeni yayın yönetmeni Enis Berberoğlu fotoğrafları gazeteye yerleştirme kararı verirken çok zorlanmışa benziyor. Haberin kaç yerine sıkıştırılan özür-kokulu cümleleri okurken duyduğu sıkıntıyı iliklerimde hissettim.

Mavi Marmara gemisindeki gazetecilerin sadece ellerine kelepçe takmadı İsrail askerleri, fotoğraf makinaları ve kameralarına da el koydu. Üzerlerine kayıtlı makinaları geri aldıklarında şok yaşadı meslektaşlar; cihazlar kırılmış, içlerindeki kasetler ve disklere el konulmuştu.

Gazetelerde ilk gün gördüklerimiz kaçırılan fotoğraflardı...

Dün Hürriyet'te daha önce hiç görmediğimiz bir dizi yeni fotoğraf yayımlandı. "Bunlar da nereden çıktı?" diye soracaklara, Hürriyet, hem haberin başlığından, hem de içinde birkaç kez tekrarlayarak, "İsrail'in sildiği veya kullanılamaz hale getirdikleri" açıklamasını getirdi.

Nasıl yani?

Haberin girişinde şu cümle: "İsrail'in sildiği veya kullanılamaz hale getirdiği fotoğraflar, makinelerin hafıza kartlarından birinde, program yardımıyla data geri dönüşümü yapılınca gün yüzüne çıktı."

Sonlarına doğru bir başka cümle: "Bir İHH gönüllüsünün getirdiği içi boş fotoğraf kartının içindeki verileri bilgisayarımızda 'SanDisk Memory Card Recovery' programı ile geri kazanmaya çalıştığımızda Mavi Marmara Gemisi'ne yapılan saldırıda çekilen fotoğraflar ortaya çıktı."

Etkileyici, değil mi?

Maalesef değil. Çünkü fotoğraflardaki görüntüler İsrail askeri sansürünün asla silmeyeceği, el koyduğu makinalarda karşısına çıktığında herkes tarafından görülebilmesi için olağanüstü gayret göstereceği türden: Karelerin bir tekinde bile İsrail askerlerinin çok kısa mesafeden açtıkları ateşle hayatını kaybeden herhangi bir gönüllü görülmüyor...

Ne mi görülüyor? Yine Hürriyet'ten okuyalım: "Helikopterle gemiye indikten sonra eylemcilerin demir ve sopayla saldırdıkları ve ele geçirdikleri askerlerin, öldürüleceklerini düşündükleri için yaşadıkları korku..."

Görmediyseniz vereceğim güvenceye ihtiyacınız olabilir. Hürriyet'te en çok satıldığı pazar günü birinci sayfadan anonsla verilen Gazze olayıyla ilgili fotoğrafların hepsi dayak yemiş İsrail askerlerini gösteriyor...

"İHH gönüllüsünün makinasından silinmiş fotoğrafın data dönüşümüyle elde edilmiş biçimi" denmesi Enis Berberoğlu'nun ve birinci sayfayı hazırlayanların duyduğu sıkıntının dışa vurulmuşu gibime geldi. "İsrail sansürünün bize servis ettiği fotoğraflar" deselerdi, hiç itiraz etmezdim...

Nitekim, gazetenin internet sitesinde, aynı fotoğraflar "İsrail basını sansürü böyle deldi" başlığıyla duyuruluyor.

İrem Barutçu Hürriyet'i çıkartan Simavi Ailesi'nin öyküsünü anlattığı kitabında 1948 yılında yayın hayatına başlayan gazetenin "Yahudi gazetesi" yakıştırmasına muhatap oluşunu da ele almıştır. İsrail de aynı yıl kurulduğu ve ardından Arap-İsrail savaşı patladığı, Hürriyet makinalarını Musevi Burla Biraderler'den aldığı için...

Hatta, o günlerde Cumhuriyet'te yazan Burhan Felek, kendisine "Gel benim gazetemde köşe yazarı ol" mesajını gönderen Sedat Simavi'ye, "Ben Yahudi gazetesinde yazmam" cevabını vermiştir...

O günlere ait bir olayı daha aktarayım (s. 37): 1949 Kasım ayında Adalet Bakanı Fuat Sirmen'in basınla buluşmasına Hürriyet'i temsilen Bahadır Dülger katılır. Bakanın her gazeteciye sorduğu "Hangi gazetedensiniz?" sorusuna, Dülger "Hürriyet" cevabını verince, bakanın tepkisi şu olur: "Yani Yahudi sermayesiyle çıkan gazetesindensiniz, öyle mi?"

Ne yapsın Bahadır Dülger, başını eğer ve "Evet efendim..." der. Hürriyet'teki son günü olur o gün...

"Bu iddia o kadar çok tekrarlanır olmuştu ki" diye anlatır Barutçu 'Simavi Ailesi' kitabında (s. 35), "Simavi'nin küçük oğlu Erol'u bile şüpheye düşürmüştü. Bir gün gözünü karartıp Muhasebe ve İdare Müdürü Fahri Refiğ'in odasına girmiş ve kapıyı kilitlemişti. Kafasında dönüp dolaşmakta olan soruya cevap bulabilme fırsatını nihayet yakalamıştı: / 'Bana bak! Çocuklarının ölüsünü öp, n'olur bana gerçeği söyle. Bizim gazete Yahudi sermayesiyle mi kuruldu?"

Kendisi de Selânikli olan Fahri Bey sinirlenip bazı ters ifadelerden sonra şu cevabı verir: "Burla Biraderlere komisyonlarını bile son kuruşuna kadar ödedik..."

Böylesine keskin bir dille yalanlanmasına rağmen Simavi Ailesi'nin elindeki Hürriyet ile İsrail ve Musevi sermayesi arasında ara sıra irtibat kurulmuştur. Erol Simavi'nin gazeteyi satmayı düşündüğü ilk kişinin Musevi asıllı medya patronu Robert Maxwell olması eski dedikoduları tekrar su yüzüne çıkartmıştı.

Kısa süre sonra deniz kazasında öldüğü duyurulan Maxwell'in mezarı İsrail'de ancak özel izin verilen kişilerin yattığı Zeytin Dağı eteklerindeki mezarlıktadır.

Şimdilerde kimse Hürriyet'in çıkış günlerinde dolaşan iddiayı dillendirmiyor; gerek de yok, çünkü yeni bir sahibi var gazetenin: Aydın Doğan...

"İsrail ordusunun verdiği fotoğrafları yayımlıyoruz" demelerinde hiçbir mahzur yoktu yani...

6 Haziran 2010 Pazar

Fethullah Gülen aslında ne dedi?



Fehmi KORU / YENİ ŞAFAK 06.06.2010

Fethullah Gülen'in, yakınlarının verdiği bilgiye göre, bir fotoğraf çekimi sırasında ağzını yoklayan Wall Street Journal (WSJ) gazetesi muhabirine birkaç cümleden ibaret açıklamasının bizim medyada nasıl değerlendirildiğini görüp de şaşırmamak elde mi?

En çarpıcı cümle şu: "Yardım malzemesi taşıyan gemiler için İsrail'den izin alınması gerekirdi; otoriteye meydan okumak yanlıştır."

Şimdiye kadar Fethullah Gülen ve hareketi için en galiz ifadeleri kullanmaktan çekinmeyen, kendisini ülkemiz için 'tehlike' gören, hayatının en değerli yıllarını 'gurbet cehennemi'nde geçirmesine sebep olan kalemler, kendilerini haklı çıkarmak için, bu tek cümleyi sakız gibi çiğneyip duruyorlar.

Lâfı fazla uzatmadan söyleyelim: Gülen Hareketi her çeşit fikrin meşheri olan İslâm Dünyası'nda en 'ılımlı' görüşü temsil ediyor. Aşırılıktan uzak, günümüzün şartlarını göz önünde bulunduran, inançlıların 'demokratik bir hukuk devleti' çatısı altında güven ve huzur içerisinde yaşayabileceğini savunan bir görüş bu.

'Ulu'l emre itaat' ilkesini hep gözönünde bulunduran bu anlayışın, ülkemizdeki yönetimler tarafından 'aşırılık' ile suçlanıp neredeyse 'el-Kaide' muamelesi yapılmasının vebali, WSJ mülâkatına can kurtaran simidi gibi yapışan medyanındır. Kendisine ve yakınlarına 'vebalı' muamelesi yapıp huzurlarını kaçıran tipler şimdi Hocaefendi'yi övme yarışında...

Oysa Fethullah Gülen'in WSJ'a söyledikleri hareketin yıllardan beri savunageldiği çizgiye uyuyor. İçinde yaşadıkları toplumla uyumlu, 'demokratik' ve 'hukukun üstünlüğüne inanan' her devletin kurallarına ters düşmeyen insanlar yetiştirmeyi hedef almış bir hareketi, geçmişte, bağlamından kopartılmış iki cümleyle mahkum etmeye kalkışıyorlardı, şimdi de iki cümleyle başlarının üzerine yerleştirme girişimini başlattılar.

Amaç mı? Amaç, kendi yanlış tezlerine destek arayışı olduğu kadar, Gülen Cemaati ile o hareket içinde yer alanlara saygı duyanların arasına 'kuşku' tohumları ekmek...

Söyledikleri temelde yanlış değil Fethullah Gülen'in; bir ülkenin uluslararası hukuka uygun olarak 'karasuları' ilân ettiği bölgeye izinsiz girerek sorunlara yol açmak, kan dökülmesine sebep olmak elbette yanlıştır... Gazze'ye insani yardım götüren gemiler bunu yapmadı zaten; uluslararası karasularında İsrail'in izin vermesini beklediler... İsrail izin verseydi, ya da silâhsız gönüllülere saldırıp kan dökmek yerine yüklerini Gazze'ye ulaştırma sözüyle gemileri bir limana yöneltseydi, 'çirkin manzaralar' olmayacaktı.

İsrail bildiğimiz anlamda bir 'demokrasi' olmadığı gibi uluslararası hukukun geçerliliği konusunda duyarlılığı da yok; kendi bildiğini okuyan politikacılar ve insan canının kutsiyetini önemsemeyen bir ordu, mağduriyet ve mazlumiyet iddiasıyla kurulmuş bir ülkeyi, kendisine hoşgörüyle bakmaya hazır dünyanın gözünde itibarsızlaştırmayı becerdi.

Helikopterlerden ellerinde canlı kurşun kusmaya hazır makinalı tüfek bulunan komandolar indirmeyip "İsrail karasularına girmeyin" uyarısı yapsa ve kendi sınırına çekilseydi İsrail ordusu, sorun kansız çözülebilecekti.

Gemiler Gazze ablukasının vahametini dünyaya hatırlatmış, İsrail de 'çağdaş normlarda bir ülke' görüntüsünü kaybetmemiş olurdu.

Bir üst otoriteye meydan okuyan kim oluyor bu durumda? Yüzyılların deneyimiyle oluşmuş 'uluslararası hukuk'a ve ona dayalı Birleşmiş Milletler sistemine meydan okuyan İsrail değil mi?

Fethullah Gülen'in ağzından çıkan cümledeki ilke doğru, ancak o ilkenin masumları kast eder biçimde yorumlanması yanlış... Yanlışı kim yaparsa yapsın yanlış yanlıştır.

'Ilımlı' bir çizgiyi 'aşırı' diye mahkum edip ülkede barınamaz hale getirdikten sonra 'ılımlı' olduğunu yeniden keşfedip arkasında saf tutmak nasıl bir duygu acaba?

5 Haziran 2010 Cumartesi

Gülen ve İHH



Taha AKYOL / MİLLİYET 05.06.2010

İSRAİL‘e karşı Türkiye’de cenaze namazlarında “şehitlik” duyguları yükselirken, Fethullah Gülen’in The Wall Street Journal‘da ‘beklenmedik’ bir açıklaması çıktı. Gülen, İsrail’in davranışını “çok çirkin” olarak niteliyor ama İHH’yı da eleştiriyor: Önceden İsrail’den izin almak için çaba harcamamış olmasını “faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteyi hiçe saymak” olarak niteliyor.
Gülen’in sözlerinin İslami çevrelerde şok yarattığını tahmin etmek zor değil.
Nitekim Zaman gazetesinin dış politika yazarı Abdülhamit Bilici hemen dün gazetenin internet sayfasına “Gülen’den şehitlere taziye, yönteme eleştiri” başlıklı bir yazı koydu; bugün çıkacak gazeteyi beklemeden...
Bilici’ye göre, Gülen daha önceki açıklamasında Mavi Marmara gemisinde hayatını kaybedenleri “şehit” olarak nitelemiş, taziyede bulunmuştu; bu son eleştirisinin ise sebebi şu idi:
“Gülen, Türkiye’yi savaşın eşiğine getirecek bir krize meydan vermemek için başka yolların denenmesi gerektiğini düşünüyordu...”

‘Devlet’ten ‘sivil’e İslam
Olayın başından itibaren Zaman gazetesinin yayınları da farklı oldu. Mesela dün Zaman‘ın manşeti “Uluslararası soruşturmaya ilk delil Adli Tıp’tan”dı. Halbuki öbür gazeteler şehitliği, şehitlerin cenaze törenini, İsrail’in katliamını, ‘gazâ’yı manşet yapmışlardı.
Basit bir taktik farkı değil...
Bu fark “otorite” ve “itaatsizlik” kavramlarında somutlaşıyor. Gülen “otoriteyi hiçe sayma”yı doğru bulmuyor, itaatsizlik eylemleri yerine “diplomatik yollar”ı tavsiye ediyor...
İHH çizgisinde ise “sivil itaatsizlik” kavramı ve “aktivist” tipi öne çıkıyor.
İslami kesimdeki değişimi ve çeşitlenmeyi görmek önemlidir: Türkiye’de toplumsal modernleşmenin yani şehirleşme ve dışa açılmanın toplumda yarattığı çeşitlenme, çoğulculuk ve sivilleşme İslami kesimde de yaşanıyor...
Düşünce ve davranış farklılaşmaları İslami kesimde de ortaya çıkıyor.
Seyyid Kutup’ların, Mevdudi’lerin “devlet” ve “şeriat düzeni” odaklı İslam anlayışı yerine demokrasi vurgusunu ve sivil toplum davranışlarını ön plana çıkaran anlayışlar gelişiyor...
Kim bilir, Max Weber yaşasaydı “ben dememiş miydim?” diye yorumlardı belki de.

Yumrukların açılması
Gülen’in “otorite” duyarlığı geleneğe ve evrensel anlamdaki muhafazakârlığa, mesela Edmond Burke’ün anlayışına daha uygundur. Davranış modeli olarak “diplomatik yollar”ı tercih etmesi de ister istemez yine gelenekteki “suhulet, istimalet, hilm” gibi kavramları çağrıştırıyor.
İHH’nın davranışları ise mesela Green Pease’e benziyor; “sivil itaatsizlik” kavramı ve “aktivist” tipi öne çıkıyor. Bosna ve Çeçenistan konusunda da aynı “aktivist” yardım eylemlerinde bulunmuşlardı.
Dikkat çeken başka bir yön, her ikisinin de dışa açık olması, başka dinlerden, hatta ateist insanlarla belirli konularda beraber olabilmeleridir.
Bu son olay Yahudilerin ve hahamların da farklı görüşlere sahip olduğunu gösterdi.
Sıkılmış yumrukların açılıp aynı elin farklı parmaklarının ortaya çıkmasını ve tokalaşmaya açık olmalarını çok olumlu bir gelişme olarak görüyorum.
Bu insani, bu demokratik gelişmenin henüz açamadığı tek sıkılı yumruk, PKK kaldı; kan ve ölüm kusan silaha sımsıkı sarılmış vaziyette!

4 Haziran 2010 Cuma

İsrail özür dilemezse?



Nihal Bengisu KARACA / HABERTÜRK 04.06.2010

BİLDİKLERİMİZİN dehşeti, Mavi Marmara’dan inenlerin anlattıklarıyla kıyaslandığında pek hafif kaldı. Gördük ki, İsrail savaş kabinesinin verdiği kararla gemiye savaş gemisi muamelesi yapmakla yetinilmemiş; Gazze- ’ye uygulanan abluka dolayısıyla her gün ölümle burun buruna gelen insanlara yardım götürmekten başka amacı olmayan adamların takır takır vurulmasıyla yetinilmemiş; sürecin her safhasında sistematik bir sindirme, yıldırma, aşağılama ve işkence söz konusu olmuş. Teslim olan insanlar vurulmuş, hırpalanan İsrail askerlerini tedavi eden ve ona su içiren, bakımını yapan barış gönüllüsünü öldürmekten imtina etmemişler. Hele hele bir “denize atılan ölüler” meselesi var ki, insanın tüyleri ürperiyor, “daha da” sakinleşmiyor. İsrail askerleri, “Onlar da emir kulu, naapsınlar canım” aralığından faydalanabilme opsiyonlarını hunharca tüketmiş, sadece öldürmeyi değil, savaş kabinesinin kusursuz uzantısı olarak avranabilmenin sırlarını da iyi bilmektelermiş. Meclisimiz, “İsrail özür dilesin” filan diyor ama bakın, İsrail askerleri, soyarak ve taciz ederek aradıkları, hakaret ettikleri gönüllülere arada bir durup “Do you love Israel?” diye sormaktalarmış. Şimdi sokaklarda Türkiye’nin bu soruya “I kiss you” diye cevap vermesini isteyen, ateşli, içi yanmış, burnunun direği sızlayan insanlar var. Hükümetin yaptıklarını yetersiz buluyorlar.

AYNI GEMİDE...
“Kendisini İslam dünyasının parçası olarak gören ülkelerin her biri bir tükürük sallasa İsrail boğulurdu” demişti biri. Şimdi Refah kapısını kapatıyor, sonra açtım deyip açmıyor, dehşetengiz bir karaktersizlik örneği gösteriyor diye çokça yüklendiğimiz Mısır, vaktiyle bu tükürme işindeki en dirayetli ülkeydi.
Sonuç korkunç bir hayal kırıklığı oldu.

İsrail’e tükürmek demek, ABD ile savaşa girmek demektir. Dengeler değişiyor olabilir, hatta İsrail dünyadaki inanılırlığını yitiriyor olabilir, ABD Türkiye’ye, İsrail’in bundan sonraki konumunu “hatırlatacak” girişimleri için üstü kapalı fiili bir alan tanımış olabilir; fakat çıkabilecek bir savaşı, uluslararası lobileri ve kurduğu medya ağı sayesinde yitirmeye başladığı pozisyonunu tahkim etmek için kullanacaktır İsrail. Nitekim Beyaz Saray sözcüsünün yaptığı korkunç konuşma, bir aksilik anında ABD’nin nerede ve kimden yana tavır alacağını yeterince açık eden bir göstergedir. İsrail, sırtını nereye yasladığını gayet iyi bildiğinden mütevellit bir dizi kışkırtmayı daha, hiç düşünmeden sahneye koyabilir. Zira hükümetteki partinin “İslamcılığı” kullanılarak, bölgedeki konumlandırılma gerekçesinin ve varlığının ne kadar da haklı olduğunu ispat arayışı içindedir. İsrail’e, “Bakın bakın,
Türkiye ‘bile’, nasıl da savaşçı, nasıl da saldırgan. Varın gerisini siz düşünün; beni kaybederseniz, bölge biter” deme şansı verilmemeli. Savaş İsrail’e yarar. Hükümetin taleplerini ve çıkışlarını yetersiz bulan sokakların, bu ihtimali dikkate alması gerekir. Tabii bu uyarı, hükümetin bundan sonra yapacakları olduğu gerçeğini değiştirmez. Başbakan’ın, gönüllülerin sorunsuz teslimini sağlamak için pazarlık nesnesi olarak öne sürdüğü, Netanyahu ve Lieberman dahil mevcut sorumluların Türkiye’de gıyaben yargılanmaları fikri masada kalmalı. İsrail tek kurşunun atılmadığı yöntemlerle, yapılan tüm sözleşmelerin iptal edilerek, meşruiyet sebeplerini nasıl da yitirdiği dünyaya gösterilerek yalnızlaştırılmalı, marjinal ve meczup bir devlet olduğunun ortaya konulması için çalışılmalı. Gazze’deki abluka yakın zamanda kaldırılamayabilir, ama mademki, “Dünya sırtını dönse biz Gazze’ye sırtımızı dönmeyeceğiz, bu işin peşini bırakmayacağız” denilmiştir, Gazze artık bir “iddia”dır. Bir süredir “Bölgede ben de varım” diyen Türkiye’nin, bu mevzuyu Türkiye’nin meselesi değil, dünyanın meselesi haline getirerek, dünyaya, hepimizin aynı gemide olduğunu göstererek çözmesi gerekir. Ki dünya artık uluslararası kamuoyunun, vicdan eksenli sivil toplum hareketlerinin sözüne kulak bulabildiği bir yerdir. Şimdi yeni bir diplomasi gelmelidir; diplomasi sadece devletler arasında olmaz, yerel ve uluslararası ölçekte varlık gösterecek bir kamu diplomasisinin etkisi hiç de hafife alınabilir değildir.