Sayfalar

HOŞGELDİNİZ, ŞEREF VERDİNİZ...

31 Aralık 2010 Cuma

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin



Şamil TAYYAR / STAR 31.12.2010

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 24 saat içinde tekzip edilen açıklamalarına alışmıştık, şimdi bunlara gaflarını eklemek gerekiyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde Sultanbeyli için “Sultanbey”, Kağıthane için “Kağıttepe” diyen, nüfus kütüğünü karıştırıp oy bile kullanamayan Kemal Bey, yıllar sonra Fenerbahçe’nin efsanevi gol kralı Lefter’i kaleye geçirdi.

Önceki gece gazetecilere verdiği yılbaşı resepsiyonunda Fenerbahçe tutkusunu Lefter’e bağlayan Kılıçdaroğlu şöyle dedi: “Çocukluğumuzda Lefter çok iyi bir kaleciydi, ondan etkilenip Fenerli oldum.”

O sırada Lefter’in kaleci olmadığını hatırlayan bir gazeteci devreye giriyor: “Efendim
bildiğim kadarıyla Lefter kalecilik yapmadı.” Kemal Bey biraz şaşkın: “Sanırım bir ara yaptı.” Verdiği cevaptan kendi bile tatmin olmadı, “Lefter başarılı bir Fenerbahçeliydi”

diyerek geçiştirmeyi yeğledi,
konuyu kapattı.

İnsanlık hali, olabilir. Kemal Bey, kendisi 6 yaşındayken gol kralı olan ve 15 yaşındayken futbolu bırakan Lefter’in hangi mevkide oynadığını hatırlamayabilir. Ama bir tutkuya, bir aşka referans yapıyorsanız, dayanak noktanıza ilişkin yanılma lüksünüz yoktur. Aksi halde ortada samimiyet sorunu var demektir, bol keseden atmak, hatta sallamak anlamına gelir.

Burada en az bu gaf kadar vahim olan bazı gazeteci arkadaşlarımızın tutumudur. Ağızlarından köpürte köpürte “yandaş” salyası akıtanlara misal olsun diye anlatmak isterim. Bu gaf üzerine bazı arkadaşlarımız “Ne var bunda, dili sürçtü sayın genel başkanın, sakın ha haber yapmayın” diyerek ortalıkta dolaşıyor, diğer meslektaşlarını etkilemeye çalışıyor.

Ertesi gün... Gazetelerde Lefter haberi yok.

6 ok rozetiyle gazetecilik yapanların cirit attığı, kendileri
gibi olmayan herkesi yaftalayarak dışladığı medya sektöründeki bu manzara, bizler için sürpriz değildir.

Yıldırım Akbulut’u hatırlıyorum da ne çok günahını almışız! Neredeyse her adımı, her sözcüğü “gaf” olarak manşetlere taşınırdı. Siyasete atılmadan önceki “hal müdürlüğü” bile alay konusuydu.

Allah aşkına, elinizi vicdanınıza koyun, Kemal Bey’e baktığınızda Yıldırım Bey’e haksızlık edildiğini düşünmüyor musunuz?

29 Aralık 2010 Çarşamba

Âkif’in serveti!



Taha AKYOL / MİLLİYET 29.12.2010

YAKIN tarihimiz üzerine yaptığım çalışmalar sırasında Mehmet Âkif’in emekli cüzdanını buldum. Basında ilk defa bugün Milliyet‘te yayımlanıyor.
Âkif’in emekli aylığı 478 lira 20 kuruştu.
Emekli maaşı, 1 Haziran 1936 tarihinden geçerli olmak üzere bağlanmıştı. Vefatından 6 ay 26 gün önce...
Demek ki sadece 7 aylık maaş alabilmişti.
Biliyordum ama gözümle görünce, Âkif’in hasta yatağında titreyen ellerinin değdiği emekli cüzdanına dokununca hüzünlendim, efkârlandım...

Şair Tarhan’a maaş
Büyük şairlerimizden Abdülhak Hâmit Tarhan, Osmanlı sarayının dostuydu. Milli Mücadele yıllarını Avrupa’da geçirdikten sonra yeni rejimin de dostu oldu. Ünlü bir şairimiz olduğu için Atatürk ona büyük ilgi gösterdi, 7 Nisan 1924 tarihinde 68 sayılı kanunla “Vatani Hizmet Tertibinden” maaş bağlattı..
Dahası, Hâmit 1927 yılında İstanbul mebusu yapılmış ve 1937’de ölünceye kadar mebusluğu devam etmişti.
Can Dündar Lüsyen’de ayrıntılı olarak anlatır bunu.

Yoksul Mehmet Âkif
Milli Mücadele’ye büyük emek veren, Birinci Meclis’e Burdur Mebusu olarak katılan, İstiklal Marşımızı yazan ve ödül olarak verilen 500 lirayı orduya bağışlayan Âkif ise sırtında paltosuz dolaşıyordu.
Emekli cüzdanında Âkif’in adresi olarak “Beyoğlu, Parmakkapı Mısır Apartmanı’nda Fuat Şemsi yanında” kaydı okunuyor.
Fuat Şemsi gibi dostlarının böyle desteği olmasaydı Âkif’e kim bakardı?
Ailesinin bakım gücü yoktu.

Emekli maaşından borç
Emekli cüzdanının son sayfasında Âkif’in el yazısıyla yazdığı nottan anlıyoruz ki, mayıstan geçerli olarak bağlanan maaş ekim ayında ödenmeye başlanmış. Âkif, “600 lira borç” diye yazmış. Toplu ödenen 2976 liradan bu borcu düştükten sonra kalan kısmı ailesine vermiş.
İki ay sonra 27 Aralık’ta vefat ediyor.
Çıplak tabut içinde musalla taşına konulan cenazesine üniversite öğrencileri ve halk sahip çıkacaktı, devlet değil...

Neden Mısır’a gitti?
Âkif’in ta 1936 yılında ölmek üzere yurda dönüşüne kadar Mısır’a gidişi Takrir-i Sükun dönemindedir. Dostu Abbas Hilmi Paşa’nın davetiyle gitti.
1928’de harf devrimi yapıldıktan sonra ta 1943 yılına kadar Safahat’ın hiç basılmamış olması nasıl bir siyasi atmosfer yaşandığını gösterir.
Âkif şapkadan değil, bu atmosferden Mısır’a gitti ve Kahire Üniversitesi’nde Türkçe profesörlüğü yaparak kendisinin ve ailesinin mütevazı geçimini de sağladı.
Mehmet Akif Üniversitesi, Âkif’in Mısır’dan eşine ve kızı Suat’la büyük oğlu Emin’e yazdığı mektupları tıpkı basımlarıyla yayımladı. Bunun için Rektör Prof. Gökay Yıldız’ı kutluyorum.
Mektuplarda ima yoluyla dahi hiç mi hiç siyaset yoktur; ıstıraplı bir babanın hasret yüklü satırlarıdır.

Polis takibi ne demek?
Mısır’a gidişinin asıl sebebi “maaşsız, işsiz ve takip altında” kalmış olmasıdır. Peşine polis hafiyesi takılması çok ağırına gitmiştir. O devirde “polis takibi”nin ne demek olduğunu anlamak için Kâzım Karabekir’in anılarına bakmak yeterlidir.
İsmet İnönü de başbakanlıktan uzaklaştırıldıktan sonraki kısa dönemi anlatırken İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın çalışmaları konusunda şunları yazmıştı:
“Şükrü Kaya son zamanlarda herkesi takip ettiriyor. Tabii bu eski muhalifleri çok ayıp ve şiddetli bir surette tazip ediyor (azap veriyor). Herkesi hayat endişesi ile muhafızlara, hususi muhafızlara gark etmek istiyor...” (İnönü Defterler, cilt I, sf. 258)
Bir de Âkif’in adeta nefes alamaz hale geldiği Takrir-i Sükun dönemini düşünün.

Mehmet Âkif yılı
Devrimlerin tabiatında bu vardır, başka türlü olmaz. Ama bugün büyük Âkif 72 milyonu birleştiren milli bir simge haline gelmiştir.
Âkif’in şapka, medeniyet, İslam, milliyetçilik konularındaki görüşleri için Beşir Ayvazoğlu’nun şu eserini muhakkak okuyunuz: 1924, Bir Fotoğrafın Uzun Hikayesi, Kapı Yayınları.
Başbakan, 2011’in “Mehmet Âkif Yılı” olacağını açıkladı, çok sevindim.
Âkif devletin de milletin de saygısına layıktır. Rahmetle, şükran ve saygı ile anıyorum.

28 Aralık 2010 Salı

BDP'ye sorular...



Nuh GÖNÜLTAŞ / BUGÜN 28.12.2010

Kendi aranızda Türkçe konuşuyorsunuz.
Abdullah Öcalan'ın bütün konuşmaları, savunmaları Türkçe. Parti kongrelerinde alınan kararlar Türkçe.

PKK Türkçe anlaşıyor.

30 yıldır Türkçe konuşuyorsunuz. Ne oldu da iki dil istiyorsunuz? Kandil bunu nasıl uygulayacak?

Partinizde 21 milletvekilinden kaç tanesi Kürtçe biliyor?

Kürtçe'nin ikinci dil olmasına izin verildi diyelim, aranızdaki lehçeleri nasıl aşacaksınız?

Zazaca, Soranca, Kırmanca, Lorani... Bunlar lehçeler ama birbirini anlamıyorlar. Kendi aranızda hangisiyle anlaşacaksınız?

Öz savunma birimleri ne demek?

Bunlar nasıl formüle edilecek?

Güvenliği nasıl sağlayacaklar?

PKK militanları dağdan inip güvenliği sağlayan birimler mi olacak?

Daha önce HAK PAR federasyon diyordu, BDP bu konuya temkinli yaklaşıyordu, üniter yapıyı savunuyordu. Şimdi ne oldu da özerklik talep ediyorsunuz?

Demokratik Toplum Kongresi denilen yapıda alınan kararlar halkla birlikte mi alınıyor yoksa dayatılıyor mu?

Demokratik Toplum Kongresi hiyerarşik anlamda BDP'nin neresinde, altında mı üstünde mi?

Demokratik Toplum Kongresi sizin MGK'nız mı? Burada alınan kararlar tavsiye kararları mı yoksa kendinizi uymaya zorunlu hissettiğiniz kararlar mı?

Türk ırkçılığından bıkanlar için şimdi de Kürt ırkçılığı mı geliyor?

Seçim öncesi özerklik gibi bir talebi ortaya koymak çözümü tıkamak mıdır yoksa çözüme yönelik bir adım mıdır?

Sizin bölgesel meclislerinizde mesela Süryani nasıl temsil edilecek, Keldani nasıl temsil edilecek, bu kesimlere nasıl güven vereceksiniz?

Öcalan Ergenekon sürecine karışılmamasını istemişti, neden acaba? 1999'dan sonra İmralı'yla sürekli görüşen kişilerin çoğu Ergenekon davasında yargılanıyorlar. Ergenekon sizce neyi ifade ediyor? Partinizin çıkışları Ergenekon süreciyle ilişkili mi?

Son tahlilde kesin talebiniz nedir?

27 Aralık 2010 Pazartesi

"Kürt sorunu" nereye gidiyor?



Ali ÜNAL / ZAMAN 27.12.2010

Kuzey Irak'ta yayımlanan bir dergi var; bu derginin web sitesi, Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak yayın yapıyor. Türkçe kısmında İsrail karşısında objektif gibi ama İngilizce bölümü, âdeta İsrail propagandasına ve Kürtlerle İsrail'in işbirliğinin ne kadar gerekli ve faydalı olduğuna hasredilmiş intibaı veriyor.

Söz konusu sitenin İngilizce kısmında Mossad'ın emekli generallerinden Aliayzar Jeffrey ile yapılmış bir röportaj da yer alıyor. Jeffrey, kamuoyunda tanınmamak için Arapça Gazi (Jayzi Gazi) ismi altında Molla Mustafa Barzani ile Kuzey Irak'ta birlikte çalışmış ve peşmerge güçlerine İsrail'den silâh ve malî destek temin etmiş. Şimdi İsrail'in Erbil'de konsolosluk açması ve kendisi de ilk başkonsolos olma hayalinde.

Bahis mevzuu sitenin İngilizce bölümünde mevcut Kuzey Irak yönetimine suçlamalar yöneltilirken, Büyük Kürdistan üzerinde duruluyor ve Öcalan, bütün Kürtlere bağımsızlık ve özgürlük getirecek lider olarak tanıtılıyor. Kürtlerle İsrail'in 10 kabilesi arasında tarihî ve biyolojik bağlar bulunduğu, Kürtlerle İsrail'in ezilmiş ve dışlanmış halklar olduğu ve bölgede hem İsrail ve Kürtlerin geleceği hem de İsrail'in Pakistan'dan Filistin'e bölge halkları üzerinde tesir sağlaması için Kürtler-İsrail işbirliğinin gerektiği iddia ediliyor. Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerindeki tavrı, bilhassa İsrail'in Gazze'ye ve Mavi Marmara gemisine saldırısına Türkiye'nin tepkisi ağır şekilde eleştiriliyor. Söz konusu sitenin Türkçe bölümünde "Sünnî ve Nakşbendî bir aileye mensup" İslâmcı aydın Altan Tan'ın da 12 Eylül Anayasa Referandumu öncesinde yazdığı bir yazısı var. Altan Tan, BDP'nin referanduma katılmama kararını "muhakkak maslahatı mevhum mazarrata feda edici" argümanlara ve tamamen tekellüflü tevillere dayalı olarak âdeta müdafaa ediyor.

Bunları niçin yazdım? "Kürt sorunu" diye geçiştiriliveren büyük problem, asla bir Kürt meselesi değildir. Bu meselenin ortaya çıkıp büyümesinde Cumhuriyet döneminde ülke halkının büyük çoğunluğuna olduğu gibi Kürtlere de dinî ve etnik temelli olarak yapılan zulümlerin tesirini kimse inkâr edemez. Fakat PKK, Kürt halkının haklarını savunmak için kurulmuş bir örgüt olmadığı gibi, bilhassa Meclis'te anayasa değişikliği görüşmelerinde ve referandumda ortaya koyduğu tavırda da açıkça ortaya çıktığı üzere BDP de, Kürt halkının partisi değildir. Ahmet Taşgetiren Bey'in çok güzel yazdığı gibi, PKK'nın da, BDP'nin haklarını savunduğu halkın içine Bediüzzaman da, Ahmet Hani de ve milyonlarca dindar Kürt de dahil değildir. "Kürt sorunu" denilen meseleyi bu hale getiren "devlet uygulamaları" ile PKK ve BDP'nin politikaları aynı gayeye hizmet ettiği gibi, bu meselenin temelinde ve gayesinde bölgede ikinci İsrail olacak büyük Kürdistan devleti vardır. Ve bu devlet, en fazla Kürtlere zarar verecek ve İsrail'in çıkarları adına Kürtleri ezdirecektir.

Plan, adım adım ilerlemektedir. Kış aylarında dağda terör durmuş gibi olsa da, örgüt devlet olmaya yürümektedir. Dağdaki gücünü koruyor olmasının yanı sıra şehirlere de inmiş olup, yasama, yürütme ve yargı olarak yapılanan KCK ile, şehir konseyleriyle, mahkemeleriyle, vergilendirmesiyle, Avrupa'daki teşkilatlarıyla, Hakkâri ve Şırnak'tan içeri ilçe ilçe, il il etkisini çok daha fazla artırmasıyla, bütün Türkiye'yi meşgul edecek gündem belirlemesiyle, pek çok liberal ve İslâmcı aydının en azından gafleti ve medyanın büyük kesiminin katkılarıyla sürekli ileri harekât halindedir. İktidar, umulur ki tehlikenin tam farkındadır; ama şurası kesin ki, "Kürt sorunu" altında gelişen problemi çözecek ve kendi istikametinde emin adımlarla yürüyen bir planın var olup olmadığı hayli tartışma götürür. Bu konuda bütün kollarıyla örgütü ve BDP'yi mümkün olduğunca halktan ayırmak, halkı öncelikli muhatap kabul edip kazanmak ve problemde inisiyatifi ele geçirmek, ilk yapılacak iş olarak görülmektedir.

Problem, en azından yakın ve orta vadede Türkiye' nin en önemli problemidir...

26 Aralık 2010 Pazar

Evine hoş geldin Mavi Marmara



Cüneyt ÖZDEMİR / RADİKAL 26.12.2010

Sevgili Mavi Marmara, sen bu ülkenin dini bütün insanını da ateistini de aynı utkuya götürdün.

Bugün İstanbul Sarayburnu’nda seni karşılamayı bekleyen aileler için sen artık ‘milli’ bir gemisin. Dünyaya ‘Kaf Dağı’ kadar uzak Gazze’ye giderken ne kadar şensen, bugün aynı limana dönerken de o kadar şen hissetmelisin. Sen yükünün adını ‘insanlık’ koyan, adlarını bile bilmedikleri insanlara umut olmak için yemin eden, gönüllü olan, bir adım öne çıkan insanlarımız için hayat boyu unutamayacakları bir ev sahibisin. Kimi çoluk çocuk bir bayrama gider gibi, içinde taşıdığı umut ile hatırlayacak seni… Kimi o umudu taşıyanların bir gece baskınında yaralandığı hatta öldürüldüğü korku olarak hatırlayacak adını.
Sevgili Mavi Marmara, sen bu ülkenin dini bütün insanını da vicdanlısını da ateistini de aynı utkuya, benzer hedefe götürdün. Farkında olmasa da milyonlarca insanın kalbine gizlenmiş bir ilham perisinin kanatlarının çırpmasını sağladın. Sadece dini, dili, ırkı farklı diye bir ülkenin, artık olmayan bir ülkeye uyguladığı ambargoyu, hedefine ulaşamasan da yardın. Ulaşılmaz, tecrit edilmiş, kaderine terk edilmiş, kuşatılmış Filistin duvarlarını zihinlerimizde yerle bir ettin. Bir ülkenin, bir başka ülkeye ettiği zulmün adını sadece güvertene değil, tarihe dökülen kanlarla yazdırdın. Senin bu yolculuğundan sonra ne Gazze ne İsrail ne de Türkiye için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Varsın umutlar kanla yıkansın.
Ey Mavi Marmara, sen her ne kadar farkında olmasan da biz her ne kadar ara sıra yerden yere vursak da sen bu ülkenin Dışişleri Bakanı’nın, Başbakanı’nın cansiparane sahiplendiği bir sivil başkaldırının adısın. Bu halinle dünyaya bir meydan okumanın, başkalarının kulluk ettiği devletlere karşı çıkmanın da ilk kıvılcımısın. Türk dış politikasında bir ezberi bozdun. İsrail ve ABD’ye biat etmeyi marifet bilenlerin dengesini allak bullak ettin. Varsın bu celallenmeler, bu meydan okumalar şimdilik cirmi kadar yer yakmamış olsun. Ne gam!
Sen bir ülkenin, bir başka unutulmuş ülkeye giden masal gemisi oldun. İnsanlar insanlara kavuşamasalar da nasıl ulaşabilecekleri umutlara rota tuttun.
Bu uğurda şen gittin, yaslı geldin.
Sevgili Mavi Marmara evine hoş geldin.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Milli 'oyalama' bakanı



Cüneyt ÖZDEMİR / RADİKAL 25.12.2010

'Gönül, bakan kötülemese. Çelik, engelli vekille konuşsa. Bağış öğrenciyle uğraşmasa...'

Milli Savunma Bakanı çok dertli. Nasıl dertli olmasın; kendi deyimi ile WikiLeaks’te bilgi sızdıranlar yememişler içmemişler diğer kaynakların adlarını silip Vecdi Gönül’ün adını özellikle bırakmışlar. Meğerse bakana ‘sorting out’ yapmışlar... Bak sen şu WikiLeaks’in işine!.. Yine bildik bir komplo teorisi. Habertürk’e konuşan bakan daha da ileri gitmiş, “Bir tek ben değil başka bakanlar da ABD’liler ile görüşüyor onların adı neden yok” diye yakınıyor. Vecdi Gönül’ün bu dediğine güldüm. Milli savunmamız böyle bir zihniyete emanet ise vay halimize diye de düşündüm. Vecdi Gönül önce Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nı tehlikeli bulduğunu, ABD Büyükelçisi’ne söyledi mi söylemedi mi ona cevap versin. Bir tek ben mi merak ediyorum hâlâ bu sorunun cevabını...
Bakan demişken, TBMM’nin tek engelli milletvekili Lokman Ayva kendi partisinin bakanı Ömer Dinçer’in dün partiden ihracını istedi. Ayva’nın iddiasına göre yeni yapılan düzenlemede Türkiye’deki 8 milyon engellinin ayrımcılığa uğrayacağı bir mevzuat oluşturulmuş. Bütün engelliler ayvayı yiyecek. Ömer Dinçer’den net bir cevap yok. Lokman Ayva ile sadece telefonda konuşmuş. Böylesine önemli bir konuda bakan Ayva ile yüz yüze görüşmemiş bile düşünün...
Gelelim yumurtanın kirlettiği ceketi ile gündemimize gelen AB ile müzakerelerden sorumlu bakan Egemen Bağış’ın gündemine. Egemen Bağış her gün ekranda. Bir bakmışsınız Brezilya gezisini izliyoruz, bir bakmışsınız öğrencilere açtığı 2 yıl 4 aylık davayı ya da Rum kesiminde Türk sporculara saldırı hakkındaki görüşlerini. Oysa AB cephesinde bir duraklama var. AB müzakerelerinde ‘rekabet’ başlığı 4 yıldır açılamıyor. Burada da komplo teorileri muhtelif. Kimilerine göre AB bilerek açmıyor ama kimilerine göre de hükümet seçimler öncesi devlet yardımı kesilir endişesi ile bilerek açmıyor. Duruyoruz şimdi hep beraber. AB’nin kapısında Godot’yu bekliyoruz...
Bu tablodan sonra şunu sormamız gerekmiyor mu? Milli Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı’nı ABD büyükelçilerine kötüleyeceğine işini yapsa, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı 8 milyon engelliyi ilgilendiren bir yasa için Meclis’teki tek engelli vekille konuşmaya tenezzül etse, Egemen Bağış öğrencilerle zaman kaybedeceğine işini yapıp şu rekabet maddesini açsa daha iyi olmaz mı?
Başbakan her fırsatta öğrencileri ve medyayı azarlamaktan bakanlar kurulundaki bu kaosun farkında değil anlaşılan. Yoksa bunda da mı suç ‘hain’ medyada?

24 Aralık 2010 Cuma

Tüm suçu Ökkeş’e yükleyip rahatlamak



Ahmet Hakan COŞKUN / HÜRRİYET 24.12.2010

YIL: 1978...

Maraş’ta bir utanç günü yaşanmış.
Şehir ahalisi topyekûn Alevi avına çıkmış... Eşi benzeri görülmemiş canilikler yapılmış... Bebekler öldürülmüş... Alevilerin evleri ve dükkânları işaretlenmiş... Mahallelere saldırı düzenlenmiş... “Kanları mubah” diye çığlıklar atılmış...
Nereden baksanız kan dondurucu.
Ve aradan 32 yıl geçtikten sonra bile...
Elde kala kala bir tek Ökkeş Şendiller kalmış.
Gelen Ökkeş’e vuruyor, giden Ökkeş’e vuruyor.
Böylece kısmi bir rahatlama sağlanmış oluyor.

* * *
Ökkeş mahkemede beraat etmiş... Takan yok.
Ökkeş “Ben bu işin içinde yoktum” diyor... Dinleyen yok.
Ökkeş “İstediğiniz mahkemede beni yeniden yargılayın” diye meydan okuyor... Kulak asan yok.
32 yıl sonra bile...
Sanki Maraş’ı cehenneme çeviren tek kişi Ökkeş Şendiller’miş gibi bir hava yayılıyor.
Maraş’ta düzenlenen “Katliamda Ölenleri Anma Mitingi”ni balkondan seyretti deniliyor. Ökkeş, “O balkonla miting meydanın arası bir kilometre” diye açıklama yapıyor ama kimseye sözünü dinletemiyor.
Kısacası bir nefret objesi haline getiriliyor Ökkeş Şendiller...
Böylece...
Çığırından çıkmış bir şehir... Canileşmiş bir ahali... Gözü dönmüş esas failler... Katakulli çeviren karanlık adamlar... Derin hesaplar...
Ve tabii aradan geçen onca zamana karşın “Burası Maraş / Buradan çıkış yok” diye çığırtkanlık yapanlar...
Arada kaynıyor.
Kaynamasın, kaynatmayalım.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Erken başlayan soykırım mesaisi



Mensur AKGÜN / STAR 22.12.2010

Türk diplomasisinin mutad soykırım mesaisi bu yıl erken başladı. Normalde mevsim Mart ayı başında açılır, Nisan ortalarına doğru mücadele yoğunlaşırdı. Ama bu yıl olağanüstü bir şey oldu, genel seçimlerle yenilenen Amerikan Temsilciler Meclisi’nin son günlerinde konunun gündeme girme olasılığı belirdi.
Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Davutoğlu muhatabı Hillary Clinton’ı aradı, Başbakan Erdoğan Başkan Obama’ya ilişkilerin bozulabileceğini hatırlatan bir mektup gönderdi. Eminim Washington Büyükelçisi Namık Tan da mesaisinin büyük bir kısmını bu amaç için harcıyordur.

Amerika’daki Türk dernek ve federasyonlarının tüm enerjisini münhasıran bu işe adadığını zaten okumuşsunuzdur. Onlar harıl harıl mektup ve mail yazmak peşinde. Üyelerini Temsilciler Meclisi’nin etkin isimlerinin ofislerini aramaya yönlendiriyorlar. Aynı şeyleri Ermeni lobileri de yapıyor.

Fakat görünen o ki bu kez de ‘zaferi’ biz kazanacağız, siyasi ve diplomatik ağırlığımız sayesinde 24 Nisan’ın ‘soykırım’ sözcüğü ile birlikte anılmasını önleyeceğiz. Yeni Temsilciler Meclisi Ocak ayında işe başlayınca da mücadelemiz sürecek, çok büyük bir olasılıkla bu yılı da ‘kazasız-belasız’ atlatacağız.

***

Obama’nın söylediği gibi Türkiye Amerika açısından önemli bir ülke, bu yüzden de kırılmamayı, üzülmemeyi hak ediyor. Zaten Obama’nın kendisi de geçtiğimiz yıl yayınladığı 24 Nisan mesajında kavramın orijinalini kullanarak hem Türkleri, hem de Ermenileri mutlu etmişti.

Şimdi bunun ötesine geçmenin, yüzünü doğuya döndürmüş olan Türkiye’yi küstürmenin anlamı yok. Üstelik, Meclis içi muhalefetin İncirlik’teki nükleer başlıkları eski bir Washington büyükelçisinin ağzından dile getirdiği günlerde böylesi bir hesaplaşmanın Amerika’nın uzun dönemli çıkarlarına hizmet etmeyeceği de kesin.

Belli ki Haziran ayındaki seçimlerde iktidar değişikliğinden de medet ummak anlamsız. Bu konuda CHP de AKP’den daha farklı düşünmüyor. Hatta AKP yönetimi CHP’den çok daha ‘liberal’. Ayrıca, kamuoyu yoklamaları AKP’yi CHP’deki tüm yenilenme çabalarına rağmen hâlâ lider parti olarak gösteriyor.

Dahası darbe ile iktidar değiştirme olasılığı da tamamen ortadan kalktı. Artık Washington’daki düşünce kuruluşlarında bile kaos senaryoları üstünden simülasyon egzersizleri yapılmıyor. Ergenekon çöktü. Genelkurmay Kürt sorunu üstüne dahi ağız tadıyla bir siyasi açıklama yapamıyor.

AKP liderliği de Amerika’da giderek daha fazla etkili olmaya başladı. Foreign Policy dergisinin son sayısındaki 100 küresel düşünce insanı arasında Ahmet Davutoğlu’na yer ayrılmış olması boşuna değil.

***

İyi de 24 Nisan’da kimin ne diyeceği yıllardır verilen bu siper savaşına, harcanan onca paraya ve diplomatik enerjiye değer mi? 1915 yılında yaşanmış olduğunu Türkiye’nin epeydir kabul ettiği bir insani trajediyi birileri daha soykırım olarak görse ve ansa ne fark eder?

Unutmayalım ki ‘soykırım’ nihayetinde hukuki teknik bir terim. Tanımını 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde buluyor. Bildiğiniz gibi söz konusu sözleşmenin amacı böylesi insanlık dışı eylemlere karışanların bireysel olarak cezalandırılmalarını sağlamak.

Cezalandıracak olan da öncelikle suçun işlendiği ülkenin mahkemeleri. Tehcir 1915’de değil de diyelim ki 1960’da yaşanmış olsa, bu olaydan sorunlu olanları tıpkı Ergenekon davasında gördüğümüz gibi bizim mahkemelerimiz yargılayacaktı. Kimse size, bana ya da devlete hesap sormayacaktı.

Diyebilirsiniz ki Amerika Tehcir sırasında soykırım suçu, daha doğrusu suçları işlendiğine hükmederse, geçtiğimiz günlerde Kaliforniya’daki bir mahkemede gördüğümüz cinsten davalar çoğalır ve mülkiyet meselesi başımıza bela olur.

Evet haklısınız, olabilir. Ama mülkiyet meselesi hak kaybının sırasında olan olayın ya da işlenen suçun niteliğinden bağımsız olarak düşünülmesi gereken bir konudur. Ulusal ve uluslararası hukuktaki gelişmeler Türkiye’yi günün birinde tazminat ödemek zorunda bırakabilir.

Ancak bu yüzden diplomatik siper savaşını sürdürmek, değişen, büyüyen ve etkisi artan Türkiye’nin küresel çıkarlarına zarar vermektedir. Türkiye diplomatik enerjisini, siyasi ağırlığını daha verimli ve anlamlı kanallara aktarmak zorundadır.

Diğer yandan siyasetin doğası gereği Türkiye pes ettim diyemez. Ama daha farklı stratejiler geliştirebilir. Mesela Ermenistan ile dondurduğu ilişkilerini buzdolabından çıkartabilir. Mesela Ermeni diasporasına ne demek istediğini, siper savaşı verse de artık 1915 trajedisini tanıdığını, siyasetinin inkar üstüne oturmadığını anlatabilir.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Kemâl-i ciddiyet?



Ahmet Turan ALKAN / ZAMAN 20.12.2010

Kurultay konuşmasını televizyondan dinledikten sonra fikrim netleşti: CHP'nin iktidara gelmek gibi bir derdi yok. En azından yönetici durumundaki CHP'liler için bunu rahatlıkla ileri sürebilirim.

Mâlum hesap; CHP'nin oy yüzdesi % 21'le 29 arasında gel-git halinde. İktidar olmak için -en iyi ihtimâlle- % 29'un üstüne on puan daha koymak lâzım. Nerden gelecek 10 puan; elbette daha önce CHP'ye oy vermemiş vatandaşlardan. Peki, CHP, kendine daha önce oy vermemiş seçmenleri kazanmak için ne yapıyor? Hiçbir şey yapmıyor; nitekim kurultay konuşmasının bütün maksadı mevcudu korumak, pekiştirmek ve sertleştirmeye yönelikti; bu amaca ulaşabilecekleri dahi şüphelidir.

Kılıçdaroğlu yönetiminde CHP yeni bir ideolojik savruluşun eşiğinde görünüyor. "Yoldaş" tâbirini ilk kullandığında dil sürçmesi sandım, değilmiş. Sağ seçmen, burnuna bayat balık kokusu gibi tüten bu tâbiri sevimli bulmaz; Baykalcı ve "Sav"cı takımdan CHP'lilerin de "Yoldaş" diye tesmiye olunmaktan haz edeceklerini sanmam. Sovyet tipi Komünist jargonun uğursuz kelimelerinden biri, ulusalcı CHP'ye yakışmıyor.

Derken kameralar, CHP Pendik Gençlik Kolları'nın pankartına dönüyor: "68 rûhuyla halkın iktidarını kurmaya geliyoruz" vecizesinin sol tarafında Deniz Gezmiş, sağ tarafında Kılıçdaroğlu'nun resimleri görülüyor fakat Kılıçdaroğlu'nun portresinde bir tuhaflık var. A, başında Che'nin ünlü beresi! Ortasında da, vaktiyle Kremlin sarayının çatısında bütün dünya proleterlerine devrim sinyalleri çaktıran o yıldız. İyi de, bu bere ve niçin iki paralık bir fotoşop oyunu ile gariban Kılıçdaroğlu'nun başına geçirilmiştir? Bari kalpak koysaydınız ey azizler, oldu mu şimdi?

Belli ki "Kemâl-i ciddiyet"le hazırlanmış ve özene-bezene kurultay salonuna asılmıştır fakat bende nedense "Revizyonist güçler"in karşı devrim atağı, drijanist bir provokasyon hamlesi gibi göründü. Yahu resmen komik. İnsan partisinin umut vaaden yeni liderine böyle hazırlıksız şaka düzenler mi?

Benim için mahzuru yok. Matah şeyse, seçime bir şey kalmadı; mitinglerinde Che'nin yıldızlı devrimci beresini taksın; hoparlörlerden "Bella Ciao" nağmeleri yükselsin. (Bizim solcu takımı nedense bu şarkıya hep "Çav Bella" diyorlar. En iyi yorumu Anita Lane'inkidir; nerden biliyorsun diyeceksiniz; vaktiyle Engin Ardıç yazmıştı da oradan!) "68 Rûhu"nu seçim meydanlarına indirmek için partizan CHP'li basınımızın yandaş kalemleri ruh çağırma seansları düzenlesinler. Ruh gelsin, masayı taktaklasın! Ecevit'in güvercinleri uçurulsun, devletçilik (Halkçılık değil üstâd, mis gibi Devletçiliktir o; anladın!) ihyâ edilsin. Her ev kadınına maaş (Erkeklere zırnık yok; paraları birahanelerde çarçur ediyor hayırsız herifler!), YÖK kalksın; öğrenci kolektifleri üniversite yönetimine gelsin; herkese burs ve yurt. CHP iktidarda!

Güzel de, bu anlatılanlar beni heyecanlandırmak yerine zihnimde niçin, "Cüzdanına dikkat et; ketenpereye gelme, buradan uzaklaş!" komutu yollayıp durmaktadır?

Kürt meselesini adıyla sanıyla doğru dürüst "imâ" bile edemezken, "Bu konuda en tutarlı, en doğru düşünceyi üreten parti CHP'dir. Baştan beri 1989'da raporumuzu yazdık. Şimdi yeniliyoruz raporu. Toplumsal uzlaşmayla, kardeşçe çözeceğiz" neviinden mizah edebiyatına geçecek lâflar CHP'lilerin karnını doyurabilir; peki ömründe CHP'ye hiç oy vermemiş bir Kürt vatandaşın içini ısıtır mı?

Uzatmayalım; CHP'li delegelerin, seçmenlerin, yandaş gazetecilerin samimiyetle CHP'yi iktidarda görmek istediği açık fakat partiyi yönetenlerin etki alanını genişletip hakikaten iktidara yürümek gibi bir sıkıntıları yok gibi geliyor bana.

Kahvemi içtim, telvesini soğuttum. Başı bereli birine bir yol görünüyor ammaa 6 ay mı desem, 8 ay mı desem, fakat seneye kalmaz azizim...

19 Aralık 2010 Pazar

TANSU ÇİLLER DÖNÜYORMUŞ!



Candaş Tolga IŞIK / POSTA 19.06.2010

Selçuk Parsadan isimli dolandırıcıya devletin örtülü ödeneğinden 
5.5 milyar lira kaptıran Başbakan…
*
Susurluk Çetesi’ne “Türkiye için kurşun atanı da yiyeni de koruruz.
Onlar bizim için şereflidirler” diye sahip çıkan Başbakan Yardımcısı...
*
Refah Partisi'ne ağzına geleni söyledikten sonra birlikte koalisyon hükümeti kuran siyasetçi...
*
Türkiye’yi karanlık 28 Şubat sürecine götüren yolda Erbakan’ın 
yol arkadaşı...
*
Güneydoğu’da bugün hala izleri silinemeyen faili meçhullerin,
özel harekat infazlarının ve devlet destekli ülkücü mafyanın hortladığı dönemim Başbakan’ı...
*
Röportaj verdiği spiker sorusunu sorarken masanın 
altından onu tekmeleyen Başbakan...
*
Getirdiği kotalarla Türk tekstilini yok eden, hali hazırda ekonomimize
her yıl milyarlarca dolar zarar veren
Gümrük Birliği Anlaşması’nın mimarı...
*
Kahyası(Suna Pelister) bile Kuşadası’nda çiftlik sahibi(!) zengin insan...
*
Türkiye’yi iki kez ekonomik krize sokmuş ekonomi profesörü...
*
Oğullarına kamuya ait jet-ski tahisis edilen cefakar anne..
*
O dönemleri yaşayanlar çok iyi bilir.
Ama gençler de bilsin:
Tansu Çiller budur!
*
Erdoğan’ı indirse indirse o indirirmiş.
AKP’yi o bitirirmiş!
Şuraya yazıyorum...
Tayyip Erdoğan’ın alternatifi diye Türkiye Çiller’e kaldıysa
en büyük Tayyipçi benim arkadaş!

18 Aralık 2010 Cumartesi

Koşaner ve tortu...



Ali BAYRAMOĞLU / YENİ ŞAFAK 18.12.2010

Asker uzun zaman sonra bir basın açıklaması yaptı. Koşaner döneminin ilk askeri çıkışı bu.

Bu çıkış uzun süredir ilk kez askerin içine düştüğü sıkıntıları değil, siyasi konumunu vurgulayan, siyasete müdahil olma tortularını dışa yansıtan bir açıklama oldu.

Önce okuyalım...

"1. Büyük Önder Atatürk'ün Türk ulusuna armağan ettiği en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti; halk egemenliğine dayalı, kuruluş felsefesinin temelinde, 'Üniter devlet' ve 'Ulus devlet' olgusunun yer aldığı, demokratik bir yapı ve sağlam hukuki temeller üzerinde yükselerek bugünlere ulaşmıştır.

2. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın değiştirilmeyecek hükümleri arasında yer alan 3'üncü maddesi; 'Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.' hükmünü amirdir.

3. Dil, kültür ve ülkü birliği, bir millet olmanın başta gelen vazgeçilmezleridir. Dil birliğinin olmaması durumunda bunun sonuçlarının neler olacağı, tarihteki birçok acı örnekleriyle gözler önündedir.

4. Son günlerde 'Dilimiz' üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir.

5. Türk Silahlı Kuvvetleri; Devletin, Anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir."

Siyasete müdahil olma tortuları dedik...

"Tortu" kelimesinin özellikle altını çizelim...

Bu açıklamanın uzun uzadıya analizini yapmak bize doğru gelmiyor.

"Asker siyasi rolünü talep ediyor, Kürt meselesindeki gidişe ağırlık koymak istiyor. Siyasi iktidarın önünü almaya yöneliyor. PKK ve Öcalan'ın yaydığı 'asker bize yakın' sözlerine set çekmek istiyor..." denebilir.

Koşaner'in karargâh politikasının ilk izlerinden söz edilebilir...

Bunlara daha başka unsurlar da ilave edilebilir.

Ancak şu anda analiz fikri bile rahatsız ediyor.

Şimdi biz de duygularımızı ve söylenmesi gerekeni madde madde yazalım...

Bugün gelinen nokta itibariyle,

1. Türk Silahlı Kuvvetleri tek başına taraf olacak nitelikte ve özerklikte bir kurum değildir. Bu konuda taraf ve yetkili, devlet ile onun işletmecisi olan siyasi iktidar, kural koyucusu olan meclis ve denetleyicisi olan hukuk kurumlarıdır.

2. Asker idarenin bir parçasıdır. Siyasi iktidara mutlak bağımlıdır. Sorumluluğu siyasi iktidara aittir. Bu niteliğiyle asker kamuoyuna açık ve kurumsal nitelikte görüş belirtemez. İdareye, siyasi iktidara rağmen görüş ise hiç beyan edemez...

3. Türk Silahlı Kuvvetleri, topluma ideolojik konularda vaaz veremez. Üniter devletin ulus devletin ne olduğunu hatırlatmak, dikte etmek hiçbir şekilde askerin işi değildir. Bunlar askerin bilebileceği nitelikte konular da değildir...

4. Asker, dil meselesine, Güneydoğu'daki uygulamalara ilişkin gelişmelere dahil olamaz. Siyasi tartışmaları tehlikeli bulma, bu tartışmaları sınırlamaya soyunma sadece vesayetçi bir yapının varlığına işaret eder. Türkiye Cumhuriyeti'nin sorumlu ve yetkili organları, temsil ve siyaset esası üzerinden anayasa değişikliği, özerklik de dâhil, sorun çözümü için her tür adımı atmaya yetkilidir.

5. Türk Silahlı Kuvvetleri, "her zaman taraf olduk ve olmaya devam edeceğiz" gibi sözlerle siyasi partileri, siyasi iktidarı, meclisi tehdit edemez. Etmesi suç oluşturur. Soruşturma açılmasını gerektirir.

Belli ki, asker, özerklik tartışmaları, iki dilin kullanımıyla ilgili gelişmeler ve talepler, bunların meşruluk kazanması, basında gündem oluşturmasından rahatsız...

Bu rahatsızlık ve açıklama tarzı tam olarak karnından konuşmadır.

Askerin asıl rahatsız olması gereken nokta, son 25 yılda dikte ettiği çözümsüzlüklerin, siyasetsizlikte, ülkenin Kürt sorununda geldiği vahim aşamadır...

17 Aralık 2010 Cuma

Blok mu? Çarşaf mı?



Yılmaz ÖZDİL / HÜRRİYET 17.12.2010

Hatırlarsınız... Üniformalarıyla gelen PKK’lıların memlekete girişi, coşkulu törenlerle kutlandı.

Aslında terörist olmadıkları, olsa olsa sevimli terörişko’lar olduğu açıklanan PKK’lılar, sınır kapısına serilen kırmızı halı üzerinde, protokol tarafından çiçeklerle karşılandı. Ayaklarına mahkeme götürüldü. “Teslim olmaya geldiniz di mi?” diye soruldu, “Hayır, liderimiz sayın Apo çağırdı” dediler. “Pişmansınız di mi?” diye soruldu, “Yo-oo, pişman filan değiliz” dediler. Bunun üzerine, “Yaz kızım, pişmanlık affından faydalanmalarına” denilerek, serbest bırakıldılar. Üstü açık otobüse bindirilip, havayi fişekler eşliğinde, zafer turu attılar. Kurbanlar kesildi, nazar değmesin diye alınlarına sürüldü. PKK’lıların yurda girişi şerefine, yurdun çeşitli karakollarına molotofkokteyli atıldı.
*
Türkiye armut gibi seyretmişti.
*
Sıkılınca, haberleri zaplayıp...
Dizi filmlere geçmişti.
*
Bilahare... Apo’yla yapılan protokol görüşmeleri kısa süre tıkanmış, o tıkanma sırasında, terörişko oldukları açıklanan arkadaşların, aniden, terörist olduğuna karar verilmiş, bazıları tutuklanmıştı. Birinin avukatı, Diyarbakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ydu.
*
Terörist de olsa, elbette kendini savunma hakkı var, avukatı olmalı... Ancak, ya kendi tutar, ya devlet verir ya da gönüllü olunur. Tanrıkulu’nun durumunu bilmiyorum, merak da etmedim, çünkü, Apo’nun protokolünde yer alan “anadilde eğitim”i gönülden savunduğunu biliyorum.
*
Ayrıca, hiç eveleyip gevelemiyor, tıpkı BDP’nin istediği gibi, Anayasa’da yer alan “vatandaşlık” tanımının değiştirilmesini, hatta, referanduma sunulmasını mantıklı buluyor.
*
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanı olur olmaz, bismillah, ilk iş, Sezgin Tanrıkulu’na telefon etti, “Sizi CHP’de görmek istiyorum” dedi. Nereden biliyoruz? Tanrıkulu açıkladı, öyle öğrendik. Ancak, CHP’de görülemedi. Çünkü, Kılıçdaroğlu’nun kendisi bile son dakkada başkan adayı olduğu için, Tanrıkulu son dakkaya yetiştirilip, üye yapılamadı. Gel zaman git zaman, Önder Sav’ın ayıklanmasından hemen sonra, rozeti takıldı, CHP’ye üye yapıldı.
*
Blok mu? Çarşaf mı?
¡
Kılıçdaroğlu, parti meclisi için blok liste yapıp, Tanrıkulu’nu o monoblok gövdenin içine sokmak istiyor... Ki, monoblok olsun, komple, langırt diye sandığa atılsın.
¡
Peki ya çarşaf olursa?
Delegeler elde kalem bekliyor... Habur otobüsünden inip, CHP otobüsüne binen son dakka yolcusunun biletinin üstü çizilecek, hayatı boyunca CHP otobüsüyle seyahat edenlerin isimleri yazılacak. E böylece, otobüste sınırlı sayıda koltuk olduğu için, muavin olması planlanan Tanrıkulu, bagaja bile giremeyecek.
*
Başka son dakka yolcusu var mı?
Var da, yerimiz dar.
*
Haberler şimdilik bu kadar...
Dizi filmlere geçebilirsiniz.

16 Aralık 2010 Perşembe

Baykal ve Cindoruk uyum içinde



Tarhan ERDEM / RADİKAL 16.12.2010

Uzun yıllardır siyasal hayatımızda bulunan iki aktörün, Baykal ve Cindoruk’un, dün gazetelerde yayımlanan konuşmaları, ülkemizin niçin uzun yıllar istikrarsızlık içinde debelenip durduğunun itirafı gibiydi.

Baykal’ın sınırları

Baykal, NTV’de Can Dündar’ın Canlı Haber’ine katıldı. Kendi oluşturduğu CHP kimliğinin değişmesine razı görünmüyor. Çoğunlukla CHP’li olmayanların, “CHP’yi yeniden yapılandırmak, şekillendirmek” istediklerini, bilinen yeteneğiyle uzun uzun anlattı. “CHP’nin kimliğinin, karakterinin, ilkelerinin, değerlerinin tahrip olmasına taşımamak lazım” derken, uyarıyla karışık sınırlar çizdi.
Sanırım Baykal’ın bu sınırı, Kılıçdaroğlu’nun belirlenmiş bir politikanın ürünü bile olmayan bazı çıkışlarıyla ilgilidir. Son aylarda bazı eski politikalardan farklı söylem ve yazıları hatırladığı belli olan Baykal, CHP’de kendi dönemindeki politikaların tirizlikle korunmasını, heyecanla istedi. Ben de Baykal’ın hatırlattığı ve sınırlanmasını istediği görüşlerin doğruluğuna inanıyorum. CHP’nin yeni bir Türkiye hayali kurmasını, eski politikalarını değiştirmesini, halkı mutlu kılacak projeler üretmesini istemekteyim. Deniz Bey’in çizdiği sınır, dünyadaki ve Türkiye’deki değişime ve halkın yararına aykırıdır. Baykal’ın öne çıkardığı politikaları ülkemizin hiçbir göstergesi doğrulamaz. Böyle olduğu için, oy oranı son seçimlere kadar yüzde yirmi düzeyinde kalmıştır.

Baykal aldığında CHP neredeydi?

Bu arada söylemeliyim: Baykal’ın “Ben aldığımda partinin oy oranı yüzde 4’tü” demesi ayıplanacak ölçüde yanlıştır. 1980’den sonra, eski CHP’nin devamı olduğu varsayılan iki parti vardır: Erdal İnönü’nün SHP’si ve Ecevit’in DSP’sidir. Bu iki partinin 1987 oy oranı toplamı yüzde 33.3; 1991 seçimlerinde ise yüzde 31.5’tir. CHP 1992’de yeniden kurulduktan sonraki ilk milletvekili seçimi 1995’te yapılmıştır. Bu seçimde CHP yüzde 10.7; DSP de yüzde 14.7 oy almıştır. Bu sayılar, CHP’nin Baykal’ın elinde taban oyunu bile kaybetmeye başladığını göstermektedir.

Cindoruk nerede kalmış?

Sayın Cindoruk’un başında olduğu DP’nin sıkıntıları biliniyor. Oyu bir türlü yükselemedi. Gelecek ay kongre yapılacakmış, Sayın Demirel, Cindoruk’un isteği üzerine olacak, eski ANAP Başkanı Sayın Mesut Yılmaz’ın da katıldığı bir toplantı düzenlemiş. Toplantıdan sonra, Demirel ve Yılmaz gazetecilere bir şey söylememiş, Cindoruk konuşmuş.
Sayın Cindoruk’un bir soruya verdiği cevabı okuyunca dilim tutuluyordu: “Tansu Çiller’in adaylığı benim için yakın bir ihtimal.”
Bu sözden şunu çıkarıyorum: Sayın Cindoruk, DP’nin başına Sayın Tansu Çiller’in geçmesinde bir sakınca görmemektedir; buna yakın bir ihtimal olarak bakmaktadır! Ne yazayım şaşırıyorum! DP’nin bugünkü duruma gelmiş olmasının nedenini bir türlü anlamayan Cindoruk’un, 1993 yılı ortalarından 1996 yılı mart ayına kadar başbakanlık yapmış bir kişinin, Türkiye’de yeniden bir partinin başına gelmesini düşünebilmesine çok şaşırdım. Ekonomi, enflasyon, bankalar, olağanüstü hal başlıkları şöyle bir hatırlandığında, Çiller’in parti başkanı olarak kabul edilebilmesi için, insanın bugünlerden ne kadar uzaklarda bulunması gerekir dersiniz? Cindoruk’un zekâsından kuşkulanmak için hiçbir neden yok; olsa olsa son iki yılda karşılaştığı güçlükleri; eski siyaset anlayışı ve deneyimiyle çözümlemeye kalktığından yalpaladığı kabul edilebilir. Baykal ve Cindoruk; bildikleri politikalarla siyaset yapmayı sürdürüyorlar! Birisi eski politikaların takipçisi olduğunu söylüyor; diğeri de partisini 1993 Başbakanı’na teslim etmeyi düşünüyor.
Halk için hiçbir sakıncası yok; çevreleriyle birlikte mutlu yaşasınlar.

15 Aralık 2010 Çarşamba

İlke yoksa çarşaf veya blok ne farkeder ki?



Sanem ALTAN / VATAN 15.12.2010

CHP, insanı her an çok şaşırtan bir şey yaparak, giderek daha az şaşırtan
bir parti oldu.
Bu cumartesi CHP’de kurultay var.
Kılıçdaroğlu ne kadar “Kurultayın şenlik havasında geçmesini istiyorum” dese de, ben‘şen’lik olacağından biraz kuşkuluyum.
Çünkü CHP’nin bünyesi şenliğe,
ortak akla, huzura karşı.
Kemal Kılıçdaroğlu, tek bir listeyle
blok halinde çıkmak istiyor.
Ona bunun nedenini sorarsanız “Tüzük öyle diyor” yanıtını veriyor.
Haklı da... Tüzük öyle diyor.
Deniz Baykal “Çarşaf liste olmalı” diyor.
Ona bunu nedenini sorarsanız “Daha demokratik, blok liste CHP’yi böler, kaos yaratır” diyor. Haklı da, çarşaf listede
delege Parti Meclisi üyesini daha fazla aday arasından seçebiliyor.
Fakat ne garip!
İkisin de haklı olmaları doğru söylediklerini göstermiyor benim için. İnanmıyorum.
Özellikle geçmişlerine baktığım zaman.
CHP’nin PM’nin blok liste ile seçilmesini söyleyen tüzüğünü, bugün “Çarşaf liste
olmalı” diyen Deniz Baykal yaptırmıştı.
O günden beri yapılan dört kurultayda da blok liste uygulandı.
Ama bugün farklı.
Sanırım tüzük maddesi şöyle olmalıydı:
“Deniz Baykal genel başkanken blok
liste, Deniz Baykal genel başkan değilse
çarşaf liste uygulanır.”
Kılıçdaroğlu ise “çarşaf listeyi”
savunuyordu...
Konuşmaları hâlâ kulağımızda.
Şartlar değişince, o da “blok listeci”
oldu.
Hani eski bir oyun vardır, müzik başlar herkes ayakta dönmeye başlar, müzik
bitince herkes bulduğu sandalyeye oturur.
Müzik başladığında Baykal “blokçu”,
Kılıçdaroğlu “çarşafçı”ydı, müzik
susunca bir baktık birbirlerinin sandalyesine
oturmuşlar.
İlke değil, “oyun” önemli onlar için.
Oturulacak sandalye önemli.
Dün Hasan Cemal acıyarak güldüğümüz bu karışıklık için “CHP bu, deyip geçebilirsiniz ama ben geçemiyorum” demiş.
Başka birçok insanın da geçemediğini biliyorum... Birçok insan, tutarlı, ilkeli, demokrat, AKP’nin yaptığı iyi işleri yapacak, AKP’nin yaptığı kötü işleri yapmayacak bir parti arıyor. Bunca şeye rağmen dönüp
dönüp CHP’ye bakıyorlar, “Acaba bu parti CHP olur mu?” diye.
Müzik çalıp herkes ayağa kalktığında
hepimizi bir ümit kaplıyor.
Müzik bitip herkesin nereye oturduğunu görünce o ümit yeniden kayboluyor.
Onlar “sandalye” oyununu oynuyor, biz “ümitlenme” oyununu.
Bu oyun ne onlar için bitiyor,
ne de bizim için.

14 Aralık 2010 Salı

Fransa’da devletin arabası var mı?



Mehmet ALTAN / STAR 14.12.2010

CHP’nin 18 Aralık’taki kurultayı nedeniyle verilecek bir günlük ara dışında TBMM’de aralıksız on gün sürecek olan 2011 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı maratonu dün başladı.

Bütçe ne? Devletin cebi... Devletin geliri... Devletin gideri. Devletleri, o cebe topladığı ve o cepten harcadığı para tanımlar.

Onun için... Durmuş oturmuş bir hukuk...

Durmuş oturmuş bir vatandaşlık anlayışı olan ülkelerde, bütçe yasa tasarısı Meclise geldiği andan itibaren toplumsal projektörlerin odağı haline gelir. Herkes verdiği verginin nerelerde ve nasıl harcandığının peşine düşer.

Adalete... Sağlığa... Savunmaya... Eğitime ayrılan paraları yeryüzü ile kıyaslar, parasını verdiği hizmetin kalitesini sorgular.

Bizde ise “bütçe” siyasilerin ilk günkü dalaşından ibarettir... Çünkü...

Türkiye’de elli milyona yakın “seçmen” var ama gerçekten vergi veren “beş” milyonu geçmiyor. Hala vergi almayan bir devlet ile vergi vermeyen bir vatandaş anlayışındayız... Zaten bu yüzden de “vatandaşlık hukuku”na bir türlü geçemiyor, Türk, Kürt, Müslüman, Gayrimüslim, Sünni, Alevi ayrımları üzerinden seyrediyoruz...

***

2011 bütçesine geri dönersek...

Sevinerek Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinin önümüzdeki yıl Milli Savunma Bakanlığı bütçesini geçeceğini okudum. Ama hükümetlerin hayata ve topluma bakış açılarını bakanlıklara ayırdıkları pay kadar, maaş politikaları da belirliyor...

Milli Eğitim, bütçeden en fazla pay alıyor ise bu devletin “eğitmenlere” özel bir özen gösterdiği anlamına da gelir. Ama bizde acaba öyle mi?

Öyle olsa kamu maaşları açıklanırken, silahlı bürokratların da maaşları 28 Şubat öncesi gibi saydamlaşır... Ama on yıldır öyle bir saydamlaşma yok ve biliyoruz ki devletin protokolünde kıdemli bir profesör binbaşı düzeyinde saf tutmakta... Orta eğitimdekilerin rütbesi ise çok daha aşağılara tekabül etmekte...

Bütçeyi bakanlıklar üzerinden değil, maaşlar üzerinden okumak çok daha sağlıklı...

Örneğin bu devlet ve hükümet indinde kütüphanecilerin yeri nedir, bunu en iyi anlatan şey o meslek grubunun bütçeden aldığı maaştır...

***

Bütçe görüşmelerinde dile gelmeyen, siyaset kurumunun ağız birliği yaptığı icraatlardan biri de iktidara kim gelirse gelsin devletin ekonomideki ağırlığını büyütmeye devam etmesi galiba...

Bugün de Türkiye, sosyal tesis ve taşıt sayısı bakımından ayrı bir dünya rekoruna sahip olmaya ve bunu büyüterek sürdürmeye devam ediyor...

Örneğin, 2010 yılı Haziran ayı itibariyle lojman sayısı 2009 yılının aynı dönemine göre 6 bin 392 adet arttı. Kamuya ait taşıt sayısı da keza...

Türkiye’de kamuya ait tam 83 bin 383 taşıt var.

Bunun hangi oranda bir “devlet saltanatı” olduğunu görmek için Fransa’da kamuya ait taşıt sayısının 9 bin, Japonya’da 10, Almanya’da 11, İngiltere’de 12 bin adet olduğunu bilmek yetiyor...

Sadece lojmanda, sadece taşıtlarda değil, istihdamda da “devlet patronluğu” sınır tanımıyor...

Türkiye’de yılbaşından bu yana yapılan personel alımı nedeniyle kamuda istihdam edilenlerin sayısı yüzde 2 artarak yüzde 13’e ulaştı.

Türkiye’de toplam istihdam edilen kişi sayısı 23 milyon 195 bin kişi, kamuda istihdam edilenlerin sayısı ise 3 milyon.

“Devletçilik” siyasetçinin adeta kod adı...

***

Bu arada... AB Komisyonu’nun, her üye ülkenin bütçesinin, ulusal meclislerde müzakeresinden evvel Avrupa seviyesinde değerlendirilmesi ve bu değerlendirmenin ulusal parlamentolarda dikkate alınmasını önerdiğini yeniden anımsatmak isterim... Üye ülkelerde günlük yaşamı zaten AB direktifleri düzenliyordu, şimdi sıra daha ötesine, gerçek bir birliğe doğru daha radikal adım atmaya geldi... Bizler her nedense “kriz” denince “ölüp, bitmeyi” anlarız...

Hâlbuki her kriz yeniden doğuştur aynı zamanda... Bütçenin ulusal meclisten önce AB Komisyonuna gitmesi demek, “ulus devlete” de “rahmet” okuman anlamına gelecek...

***

Demem şu ki biz henüz vergi alan bir devlet ile vergi veren devlet aşamasına geçemedik o nedenle de bütçe sadece ve sadece bir günlük siyasal dalaşma olarak algılanırken... Yeryüzü ulusal bütçeleri bitirmeye hazırlanmakta...

13 Aralık 2010 Pazartesi

'Bizimki' bakın ne yazıyor



Taha KIVANÇ / YENİ ŞAFAK 13.12.2010

Kendisinden 'sığıntı' diye söz eden ben olduğuma göre yeni durumunu da ilk ben duyurmalıyım: Aydın Doğan Grubu gazetelerinde yazan, televizyonlarında program yapanların sözcüsü 'Bizimki' oldu.

Gazete değiştirmelere karşı değilim; insan fikrini de kampını da değiştirebilir. Ancak kamp değiştirdikten kısa süre sonra 'sözcülük' mertebesine çıkacak yetkinliğe kavuşan birine nâdiren rastlanır. 'Bizimki' yalnızca itibarsızlaşan 'eski sözcü'nün görevini devralmakla kalmadı, bir de yeni görev üstlendi: Geldiği kesimi bir blok halinde gösterip kamuoyu nezdinde itibardan düşürmek...

Öğrenci hareketlerine can kurtaran simidi gibi yapışmış bulunuyor; bir yandan 'sözcülük konumunu pekiştirmek' bir yandan da gerçekleri saptırmak için...

Geçtiğimiz haftaya damgasını vuran öğrenci hareketlerine en sağduyulu yaklaşan haber ve yazıları Yeni Şafak'ta okudum ben. Zaman'da da, Star'da da, ne bileyim Sabah'ta da göğsümü kabartan pek çok sağlıklı ve dengeli değerlendirme çıktı.

Hürriyet'in sözcülüğüne atanan 'Bizimki' ise herkesi ve her gazeteyi okurlarına benzeş gösterme gayretinde.

Bakın neler yazıyor: 'Gazetelerini okuyorum, televizyonlarını seyrediyorum. / Midem bulanıyor. / İki tane üst üste 'Dramamine' alıyorum, bana mısın demiyor.'Nasıl oldu da böyle oldular?' diyorum. / 'Bunu da mı yapacaklardı?' diyorum. 'Ben nasıl bunların içinde kalmışım?' diyorum. Diyorum da diyorum.'

Devam ediyor: 'Kısacası... Vıcık vıcık bir 'sağcı dil' var ekranlarında ve sayfalarında... Hepsi tıpkı 70'lerin Tercüman Gazetesi gibi 'Kızıl komünistlere karşı omuz omuza' vaziyeti almış. Ortalığı öyle bir 'polis vazife ve salahiyetleri savunuculuğu' kaplamış ki, her köşeden bir cop fırlıyor. Hepsi jöleli olmuş bir anda, hepsi kravatlı... Düzenden, intizamdan başka söz bilmiyorlar. Hepsi bir 'monşer' edasıyla 'Hak tabii ki aranmalı ama her şeyin bir kuralı, kaidesi var' diyor. Sanki ortada 'polis kuvvetleri' ile 'öğrenci kuvvetleri' diye iki silahlı güç varmış gibi, 'İyi ama öğrenciler de polise vurdular, polis ne yapsın? Tabii ki o da sinirlenip birkaç tane çakacak' diye yorum yapıyorlar. 'Yumurta atmak' konusunda öylesine orantısız bir dil kullanıyorlar ki, sanki 'yumurta atmak' ile 'makineli tüfekle taramak' arasında bir fark yokmuş gibi bir sonuç çıkıyor.'

Edasını görüyorsunuz. 'Gazeteleri, televizyonları' diyor, kimbilir kaç kez 'Hepsi' parantezi içerisine alıyor çok renkli gazeteleri, televizyonları...

'Hepsi' diye yazdığında gazetesi okurlarının kendisini artık 'farklı' saydıklarını düşünüyor olmalı. 'Hepsi' bütünü içerisinde kendisinin de algılandığını fark etmiyor.

Peki kendisini nasıl tanımlıyor 'Bizimki'?

Şöyle: 'Ne iktidar yanlısıyım, ne de iktidar karşıtı... / Ne muhalefet yanlısıyım, ne de muhalefet karşıtı... / Tek referansım var: Demokrasi... / Tek ölçüm var: Hakkaniyet... / Tek dayanağım var: Vicdan...'

'Hakkaniyet' ve 'vicdan' sözcükleri ile alıntıladığım 'hepsi' ağırlıklı cümleleri birbirine taban tabana zıt; ama o bunu bile anlayabilecek durumda değil. Eskiden şimdi yazdığı gazeteyi okurken bulantıyı kessin diye ilâç alırmış, şimdi iki tane alıyormuş aynı ilâçtan... Belki de algılama sorunu o ilâçlar yüzdendir...

Artık 'Biz' diye yazıp söz edebileceği bir noktaya gelmiş. 'Nirvana' mertebesine erdiğinin göstergesi: 'Biz burada iktidar düşmanlığı yapmıyoruz; 'Ülke karışsın, anarşi çıksın' diye çırpınmıyoruz' diyor ve ekliyor: 'Biz muhalefet partisi falan da değiliz. Tuzak kurmuyoruz, düşmanlık yapmıyoruz... Biz burada sadece gazetecilik yapıyoruz. Belki bazen büyüterek dozu kaçırıyoruz, bazen küçülterek... Ama sonuçta yaptığımızın adı gazeteciliktir.'

Gülünesi bir iddia bu. Yalnız kendisini uzun zaman öncesinden tanıyanlar değil, yazdığı gazetenin okurları da okuyunca hayli gülmüşlerdir. Yazının sonuna yerleştirdiği dilek ve temennisiyse ancak gülme efekti eşliğinde okunabilecek gibi.

Şu noktada arka plandaki gülüşleri hissetmenizi tavsiye ederim: 'Kısacası... Başbakan bize 'malum medya' demekten vazgeçmeli... Çünkü... Bu ülkede 'Her konuda, her şart altında Başbakan'a destek medya olmak' ile 'malum medya' olmak arasında bir yer var... Ve işte bizim yerimiz tam da orası...'

Hadi canım sen de...

Neredeyse bütün hayatları büyük bir yanlışın peşinde geçmiş, hiçbir zaman doğruyu yakalayamamış bir ekip 'gazetecilik' yapma iddiasını elinde tutabilir mi hiç? Dünyanın gittiği istikameti okuyamıyor, Türkiye'nin o dünya içerisindeki yerini değerlendiremiyor, hâlâ olmayacak dualara 'Amin' demeye devam ediyorlar...

'Gazetecilik' bu mudur? Patron 'Böyle yaz' demiş olsa bile bunları yazarken insanın yüzü kızarır.

Biri 'Bizimki'ne şu gerçeği söylemeli: Hakkaniyet ve vicdanın bulunmadığı yerde gazetecilik de olmaz...

12 Aralık 2010 Pazar

Mülkiye’deki genç kardeşlerime açık mektup!



Hasan CEMAL / MİLLİYET 12.12.2010

Ankara’da, Siyasal Bilgiler’in büyük anfisindeki ‘yumurta eylemi’ni izlerken yıllar öncesi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti gitti.
Ama dünkü yazımda belirttiğim gibi...
Evet, keşke yumurtalar atılmasaydı.
Keşke davetliler konuşturulsaydı.
Bu arada, anfide kocaman açılan o “Yumurta festivaline hoş geldiniz!” pankartındaki fırlamalığa gülmedim dersem yalan olur.
O anfide, o sıralarda ben de oturmuştum.
1960’larda, dünyayı değiştirmenin peşinde koşturduğumuz o güzel zamanlarda...
Eluard’ın dizeleriydi bize öncülük eden:

Günleri ve mevsimleri
düşlerimize göre
yeniden yaratacağız!

Gençlik öyledir.
Hayaller hiç eksik olmaz gençlerin hayatında.
Ben de öyleydim.
Hayaller hiç eksik olmadı benim hayatımdan da...
Nâzım Hikmet’in dediği gibi umutsuz yaşanmaz.
Yıkılıp giden hayallerim için ağladığımı anımsamıyorum.
Bazıları aslında rüyaydı, uyandım.
Bazen hayalle hakikat arasındaki çizgiyi şaşırdım.
Kimi hayallerim gerçekleşti.
Kimileri içimi acıtarak git gide uzaklaştı, kayboldu.
Yıllar geçtikçe, yaşlandıkça bir gerçeğin farkına daha kolay varmaya başladım.
Değişim gerçekten güç.
Ve zaman alıyor.
Onun için de sabır ve bilgelik gerektiriyordu değişim. Bunun ayırdına varmak da yılları ve deneyimleri gerekli kılıyordu.
Çok iyi biliyorum.
Genç insanlara değişimle ilgili bu biraz da karmaşık gerçeği anlatmanın, bu konuda onları ikna etmenin ne denli güç olduğunu da kendi gençliğimden biliyorum.
Ben de laf dinlemezdim.
Ben de burnumdan kıl aldırmazdım.
Özellikle Mülkiye yıllarımda ‘filmin sonu’nu çok yakın zamanda görebileceğimi sanırdım, bütün genç arkadaşlarım gibi...
Ama hiç öyle olmadı.
Ne devrim oldu.
Ne de demokrasi,
insan hakları ve özgürlükler düzeni kapımızı doğru dürüst çaldı.
Yıllar geçti.
Hep acı bedeller ödendi.
Kopuşlar yaşandı, kan ve gözyaşlarıyla...
Bunlar hiç bitmedi.
Ama yine de hayallerimiz gerçekleşmedi.
‘Filmin sonu’nu göremedik.
Ama siz gençler,
Sakın umutsuzluğa kapılmayın.
Yine ‘en iyisi’ni istemeye devam edin.
Hatta ‘imkânsız’ı talep edin!
Adalet, eşitlik, hakkaniyet, dayanışma, hukuk sözcüklerini ağzınızdan hiç eksik etmeyin.
Ama bunlar kof klişelerden ibaret olmasın, yaşamın içinden kaynaklansın. Çünkü bazen sloganlar atılırken, hayatın içindeki o an yaşanan realiteler görülmez.
Ayrıca, kendinizi hep karşınızdakinin de yerine koymaya çalışın.
Yani empati ya da halden anlamak!
Çünkü gerçek bir değil, bin yüzlüdür.
Ve de arkadaşlar,
Gerçek siz dahil kimsenin tekelinde değildir.
Bunu hiç unutmayın.
Biliyorum, laf uzadı.
Benim ‘doğrular’ımla, sizınkiler elbette farklı olacak.
Gayet iyi biliyorum.
Her kuşağın kendi ‘yanlışları’ vardır.
Ben de yaptım o ‘yanlış’lardan.
Sonra oturup kendi siyasal yanlışlarımın kitabını da yazdım.
Çıkardığım en önemli derse gelince...
Sevgili gençler,
Şiddet ve teröre karşı durun, demokrasi ve özgürlükler düzeninden hiç ödün vermeyin.
İyi pazarlar!

11 Aralık 2010 Cumartesi

Tavuklar, yumurtadan nasıl kesilmişlerdi?



Ahmet Turan ALKAN / ZAMAN 11.12.2010

Sermayeye karşısınız; güzel! Sizin abileriniz, babalarınız, bir kısmınızın dedesi de karşıydı sermayeye. O zaman açık açık "Komünistim" demek suçtu, zordu ama kabul edelim, bazıları, kendilerini 141-142'den yargılayan mahkemenin huzurunda bile komünist olduklarını itiraf edecek derecede cesaret göstermişlerdir..

Sonra... Sonra mezun oldular, gittiler, iki sene önce ağız dolusu sövdükleri sermayeden iş istediler. Gariptir, sermaye çevreleri pek sevdiler bu devrimci, antifaşist, sermaye düşmanı kripto komünist gençleri. İş de verdiler, kızlarını da. Bugün "Komünistim" demek de serbest, sermayeye karşı olmak da. Ne güzel!

Lâkin bilseniz iyi olur; iki sene sonra gidip kapısını çalacağınız yer yine sermayedir ha! Memur maaşı kesmez devrimci takımını. İşçilik? O çoktan amele zümresinin harcı olmuştur ama üzülmeyiniz, büyük burjuvalarımızın holdingleri, yayın kuruluşları size yine "tercihan" iş verirler.

Biliyor musunuz çocuklar, tek parti devrinde sizin yaptığınızı yapmaya kalkışan gençlerin yeri doğrudan ya hapishane ya da iyi ihtimalle akıl hastanesiydi. Bir CHP milletvekiline yumurta atmak ha! "Şöyle yaparlardı, böyle yaparlardı" diye ahkâm kesmek abes; çünkü örneği yok böyle bir protestonun, örneği! Devlet büyüklerinin, hükümet erkânının bir dudağı yerde bir dudağı gökte karikatürlerini çizmek de "Hafazanallah" cinsinden bir eylemdi; basın yoluyla hükümetin (daha doğrusu devletin; çünkü anlatması biraz zor; o günlerde hükümet devletin kendisiydi; valiler, kaymakamlar bir zaman CHP il başkanlığı bile yapmışlardır) mânevi şahsiyetini tahkir ve tezyiften sürüm sürüm sürüm süründürülürlerdi!

İnanmıyorsunuz? Öyleyse Nâzım'ın başına gelenleri bir daha okuyunuz; sonra Kemal Tahir'in, Orhan Kemâl'in, Sabahattin Ali'nin başına gelenleri... Zavallı Kemal Tahir'i yıllarca hapislerde çürüten cürüm, askeri okulda iken dolabında bazı sosyalist yayın bulunması idi yahu.

Yasak yayın! Ne anlama geldiğini bilmezsiniz bile; dün vardı ama. Fikir suçu da vardı. Fikir ne kelime, Şapka Devrimi'ni izleyen günlerde halkın şapkaya karşı direncini kırmak için Ankara İstiklâl Mahkemesi, bir yıl içinde toplam 138 idam kararı vermişti; Şapka Devrimi'den bir sene önce konuyla ilgili fikri bir eser yayınlayan İskilipli Atıf Hoca ise, bir yıl sonra çıkan kanuna muhalefet suçundan asılmıştı. O günlerde tavuklar yumurtadan kesilmişti çocuklar; tavuklar yumurtadan kesilmişti ve gürke yatamaz olmuşlardı! Nitekim muhalif basının susturulmasına, toplantı ve gösteri haklarının engellenmesine, dernek kurmanın izne bağlanmasına, "Yandaş" kadrosunda bile bir başka siyasi partinin yaşamasına izin verilmediği halde koca Türkiye'de tek parti yılları boyunca tek bir yumurta bile atılmamıştır!

E, biraz yürek isterdi o günlerde böyle şeyler yapmak; o zaman, sizin gibi devrimci, demokrat ve cesur çocukları ânında arkalamaya başlayan bir muhalefet basını da yoktu. Sevimsiz bir ayrıntı ama biliniz; başka türlü zararlı fikirler besleyecek yerler de mevcut değildi; Halkevlerinden başka! 1931'de devlet büyüklerimizin hoşuna gitmediği için Türk Ocakları kapatılmış, 1935'te de Türk Kadınlar Birliği de lağvedilivermişti. Gerekçesi çok hoştur; çünkü CHP'nin kadınlara seçme-seçilme hakkı vermesiyle bu birliğin lüzumsuz hale geldiği söylenmişti.

O günlerde bazı kadınların ilgililere atmak için bakkallarda yumurta aradıkları ama, sadece ilâç kabilinden hastalara reçete ile verilebildiği için iki çürük yumurta olsun bulamadıkları söylenir.

Son paragrafı ben uydurdum fakat diğer söylediklerimin hepsi doğrudur, tarihi gerçeklerdir çocuklar. Elinizdeki yumurtanın kadrini biliniz vesselâm.

10 Aralık 2010 Cuma

Sol Kemalistlerin olduğu her yerde postal sesi duyulur



Emre AKÖZ / SABAH 10.12.2010

Çarşamba akşam haberlerinin flaş konusu kısaca 'Mülkiye' diye bilinen AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki olaylardı.
Bildiğiniz gibi, "Anayasa" temalı konferansa Burhan Kuzu ve Süheyl Batum davetliydi.
Salona hâkim olan Sol Kemalistler önce laf atarak, suçlayarak, sözünü keserek Batum'u konuşturmadılar.
O kadar rahatsız ettiler ki sonunda Batum bu yaptıklarının faşistlik olduğunu söyledi. O gittikten sonra sıra Burhan Kuzu'daydı. Anlaşılan öğrencilerin asıl hedefi oydu. Tartışmayı filan bir yana bırakıp Kuzu'yu yumurta yağmuruna tuttular.
Birçok TV kanalı ve yorumcu, iki olayı aynı kaba koyarak değerlendirdi.
Tamamen yanlış bir bakış açısıydı bu:
Batum'un konuşturulmaması tali, münferit bir olaydı. Adeta bir kazaydı.
Çünkü yumurtacılar, 1982 Anayasası'nı, demokratik bir Anayasa ile değiştirmeyi amaçlayan kesimleri hedef almıştı:
12 Eylül referandumu için "Yetmez ama Evet" diyenleri (Genç Siviller, DSİP, vd.), demokrat aydınları, liberal görüşlüleri, Saadet Partilileri, AKP'lileri susturmaya çalışmışlardı.
Bu Sol Kemalistlerin, Batum'u engellemeye çalışması, kayda değer bir olay değildi.
Asıl konuşulması ve yorumlanması gereken Burhan Kuzu'ya yapılan saldırıydı.
***
Not 1: Evet, saldırı! Giyinmiş kuşanmış, hazırlık yapmış ve zamanından ayırarak oraya gelmiş bir hocayı, efendi bir siyasetçiyi yüzlerce yumurta atarak susturmak ve üstünü başını kirletmek düpedüz bir saldırıdır.
Not 2: Kuyu'ya yapılan saldırıyı, "Rafadan Demokrasi" diye şirinleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalışan ya da "yumurta, taş değildir" diyen medyacıları kaydediyorum. Faraza KAGİDER'de ya da ODTÜ Mezunları Derneği'nde konuşma yaparken, itinayla ütülenmiş gömlek ve ceketlerinin tam ortasına birkaç yumurta çakılabilir.
O anda, yüzlerinde belirecek ifadeyi çok merak ediyorum! "Ay ne komik, ben de Çılbırcan oldum" diyebilecekler mi bakalım?
(Çılbır: Kaynamış suyun içine kırılan yumurtanın, piştikten sonra kevgirden geçirilip, üzerine sarımsaklı yoğurt ve sos dökülmesiyle hazırlanan yemek.)
***

Nerede kalmıştık? Evet, Süheyl Batum'a yapılan talidir, önemsizdir, kazadır, tesadüftür, dedik.
Peki, sonra ne oldu?
Batum'u susturanlar, dün gidip ondan özür diledi.
(Not 3: CHP Genel Sekreteri Batum, "Ben kesinlikle bunlara faşizan hareketler, faşist hareketler demedim, CHP olarak demeyiz de..." demiş. Şaşırdık mı? Hayır! Çünkü tornistanlık bulaşıcıdır.)
Ya asıl saldırılan kişi? Yani Burhan Kuzu? Hayır. Akşam saatlerine kadar ondan özür dileyen olmadı.
***

Peki, kim bunları yapanlar?
Onlar 'Sol Kemalist'ler... Bunların Sosyalizm ile Kemalizm'in harmanından oluşan bir fikir aşureleri var.
Bunu cumartesi günü Dolmabahçe'de taşıdıkları pankartlarda dile getirdiler.
Mesela şöyle: "AKP ve rektörlerinin; piyasacı, gerici oyununu bozacağız."
İşte her şey orada yazılı: "Piyasacı" lafı solculuklarını gösteriyor. "Gerici" kelimesi ise Kemalist olduklarını...
Pratik bilgi: Bir yerde Sol Kemalistlere rast gelirseniz, anlayın ki vesayet rejimi orada bayrak göstermekte.
Ayaklarındaki spor ayakkabılar yanıltmasın, postalların gölgesidir onlar!
***
Not 4: Dolmabahçe'ye inen öğrencilerin talepleri varmış da... Bunu Başbakan Erdoğan'a ileteceklermiş de... Polis izin vermemiş de...
Peki, cumartesiden bu yana neredeyse bir hafta geçti. Göstericilerin taleplerini öğrenebilen var mı?
Diyelim ki 10 madde halinde bir talepler listesi gördünüz mü?
Ben arıyorum, bakıyorum, bulamıyorum.
Samimiyim! Gören, okuyan varsa lütfen bana da göndersin.
Ama gazetelerde yayınlanmış, afaki laflarla doldurulmamış, somut talepleri sıralamış bir listeyi kastediyorum...
"İşte Başbakan'a ulaştıramadığımız talepler bunlardı" diyen, somut isteklerin listesi...
Yoksa bunlar, talebi yani içeriği olmayan bir "Dadaist Gösteri" mi yaptı?

9 Aralık 2010 Perşembe

Ahmak



Ahmet KEKEÇ / STAR 09.12.2010

İyi de benim güzel kardeşim, biz polis dayağını tartışmıyoruz ki...

Kılıçdaroğlu’nun kalemşorları söylenmesi gerekli her şeyi söyledi; “Jop demokrasisi” dedi, “Recep Bey düzeni” dedi, “Yaklaşan faşizmin ayak sesleri” dedi, “Bu vahşetin hesabı sorulmalıdır” dedi.

Her bir şey “fazlasıyla” söylendi...

Merak buyurmayın, ben de
söylüyorum...

Polisin göstericilere yönelik sert mukavemeti yanlış olmuştur.

Dolayısıyla, o nahoş görüntüyü ortaya çıkaranları kınıyorum.

Gösteri hakkı, demokratik bir haktır. İsteyen, zararsız tarafından yumurta atar. İsteyen poposunu gösterir. İsteyen slogan çığırır. İsteyen pankart açar. İsteyen nümayiş yapar...

Bırakın protesto etsinler.

Bırakın bağırıp çağırsınlar, kurtlarını döksünler.

Tabii, bütün bunların, “hukuk” çerçevesinde ve ötekinin hürriyetini kısıtlamadan, ötekinin “söz söyleme hakkını” ortadan kaldırmadan yapılması gerekiyor.

Türk edebiyatının yüz akı Adalet Ağaoğlu’na yumurta atmışlardı. Osman Can’a küfürler yağdırmışlardı. Masaları devirmişlerdi. Görevlileri tartaklamışlardı. Polisin müdahalesini engelle

mişlerdi.
Nerden mi biliyorum?

Fakirin üzerine de bir sürahi su boca etmişlerdi, ordan biliyorum.

Suçumuz, referandumda “evet” oyu kullanacağımızı açıklamış olmamızdı.

Şimdi gel de bunu protestoyla, “gösteri hakkı”yla, söz söyleme hürriyetiyle tevil et!

İki sokak ötede, “hayır”cıların standı vardı ama hiçbirimiz orayı basmadık.

Kimseyi tartaklamadık.

Kimseye yumurta atmadık.

Kimsenin üzerine su dökmedik.

Rezalet çıkarmadık. Afiş yırtmadık. Eşşek şakası yapmadık.

Başbakan, Dolmabahçe’de rektörlerle bir araya gelmiş... Bunu protesto etmek için Ankara’dan otobüslerle öğrenci yolluyorlar.

Böyle bir toplantı “protesto nedeni” midir?

Bir Başbakan rektörlerle toplantı yapamaz mı? Esnaf odalarını ziyaret edemez mi? Sivil toplum örgütleriyle

bir araya gelemez mi? Bürokratlarla aynı masaya oturamaz mı?
Hadi diyelim ki öğrenciler demokratik haklarını kullandılar ve mahut toplantıyı protesto ettiler.

Etsinler...

Peki, niçin sadece “sivil siyaset erbabı” söz konusu olunca “protesto hakkı” akla geliyor?

Eski YÖK Başkanı Genelkurmay karargâhından çıkmazdı. Kafasına göre kamusal alan tarifleri yapardı. “Parlamento iktidarına karşı devlet iktidarını korumamız gerektiğini” söylerdi. Asayiş konularına girerdi.

Ortada öğrenci filan göremezdik...

Elan “Ergenekon sanığı” bulunan bir general, arada sırada rektörleri toplayıp nutuk atar, “akıllar fikirler” verirdi.

Ortada öğrenci filan göremezdik...

Rezalet uygulamalarıyla dillere destan Rektör, “Amacımız eğitim değil, kamu düzenini sağlamaktır” şeklinde vecizeler yumurtlar, “Üniversite olarak emir ve görüşlerinize hazırız Paşam” cümlesini ağzından düşürmezdi.

Ortada öğrenci filan göremezdik...

Tamam, polisi kınayalım, orantısız güç kullandığı için eleştirelim de, oturduğu yerden “jop demokrasisi” diye atıp tutan bir Allah’ın Kılıçdaroğlucusu da çıksın, anasının karnından “protesto hakkı”yla doğmuş öğrencilerin hafızasızlığına ve “zamanlama sorununa” dikkat çeksin.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Orantısız saçmalık



Engin ARDIÇ / SABAH 08.12.2010

Polis öğrencilere girişmiş, dayak yiyenler olmuş, "CHP medyası" kıyameti koparıyor.
Kendince koparmaya çalışıyor, satmayan gazetelerin okunmayan yazarlarının "cirmi kadar yer yakan" yazıları ne kadar koparabilirse...
Elbette böyle olacaktır. İktidar yanlısı yayın organları olayı önemsememeye, muhalefet de elinden geldiği kadar büyütmeye çalışacaktır. Bu doğaldır. Fakat kimsenin aklına "bu öğrenciler neyin peşindeler" sorusu gelmeyecektir.
Neyi protesto etmek istemişlerdir? Başbakanın üniversite rektörleriyle yapacağı bir toplantıyı!
Eee? Bunda protesto edilecek ne vardır? Bakanlar Kurulu toplandığı zaman da protesto mu edilecek? Ya Milli Güvenlik Kurulu toplandığı zaman? (Meclise sakın bulaşmasınlar, "TBMM'nin toplanmasını engellemeye çalışmak" eskiden idamlık suçtu, şimdi ağırlaştırılmış müebbet yerler.)
Başbakan rektörlerle toplanacak da ne yapacak, vatanı mı satacak?
Hayır, onlar da katılmak istiyorlarmış!
İyi, ben de gidip başbakanlığın önünde olay çıkarayım, hükümet bizden gizli işler mi çeviriyor, fısır fısır ne konuşuyorlar bakalım, ben de izlemek istiyorum, vatandaş değil miyim? Üstelik gazeteciyim...
Var mı hemşerim böyle saçmalık?
Polisin biber gazı sıkması, adam dövmesi yani son zamanların pek moda deyimiyle "orantısız güç kullanımı" ne kadar yanlışsa, senin yaptığın taşkınlık da bir o kadar abestir.
Ahmaklık gösterisi de demokratik bir haktır, kabul. Ama bunu eleştirmek de bizim hakkımız, kusura bakma.
Göstericiler arasında bulunan on dokuz yaşında bir hanım, yediği dayakla bebeğini düşürmüş.
On dokuz yaşında, üniversite öğrencisi ve hamile...
Tamam, "geleneksel örf ve adetlerimize" olmasa bile "Avrupa Birliği standartlarına" uygun...
Ama "hanım hanım, ne işin vardı o halinle orada" diye sormak kötü kişi olmaya yol açıyor... "Senin birinci sorumluluğun bebeğine karşı mıdır yoksa Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı mı?" diye sorsak tepki görürüz.
Egemen Bağış ayağına kadar gelecek, sana Avrupa Birliği'ni anlatacak, sen ona yumurta atacaksın. Ben gazeteci olarak bile her istediğim zaman ha deyince Egemen Bağış'a ulaşamıyorum soru sormak için, senin ayağına gelmiş sorularını yanıtlamaya, sen onu susturmaya çalışıyorsun. Senin yaptığın "demokratik", bizim buna kızmamız çok ayıp...
Ninen yerinde Adalet Ağaoğlu anayasa değişikliğini niçin desteklediğini anlatmaya çalışacak, ona da yumurta fırlatacaksın. "Hayır" demek demokratik, "evet" diyeni susturmak daha bir demokratik.
Taş da atarsın da, cezası ağır, yumurta atarsan "zararsız bir üründür" deyip sıyırman daha kolay. Nasıl olsa senden kuru temizleyici parasını isteyecek kadar da küçülmezler.
Bak yavrum, sana bir anımı anlatayım da lafı tatlıya bağlayalım:
Yıl 1991... Özal'la birlikte Avustralya'dayız... Ben de SABAH gazetesinde köşe yazarıyım (nereden çıktın diye soran gençlere bilgi)... Özal bir yerlerde bir konuşma yapacak, ne diyeceğini bildiğimiz için sıkıldık, çıktık dışarıya, sigara içiyoruz...
Karşı kaldırımda da göstericiler... Hiç unutmuyorum, yanyana üç ayrı küme: Ellerinde Kürt bayrağıyla PKK militanları, Ermeni bayrağıyla ASALA üyeleri, Kıbrıs bayrağıyla Rumlar...
"Sarı şeridin" arkasında bağırdılar çağırdılar, olay molay çıkmadı, Özal konuşmasını bitirdi, otelimize gidiyoruz...
Olay çıkmaması, yani bize "ekmek" çıkmaması kötü olmuştu!... Bizim gazetenin acar muhabirlerinden biri (hep acar olur ya bunlar) gitti bir Ermeni'nin burnunun dibine yaklaştı, küfür etti. Herif de buna bir tane ekleştirdi.
Ertesi gün, o zamanki SABAH yönetiminin manşeti: "Muhabirimize çirkin saldırı!"
Bana Türk basınını, hele muhalif basını öğretmeye kalkmayın, "yakinen" tanırım.

7 Aralık 2010 Salı

Çapkın’ın sicili



Can DÜNDAR / MİLLİYET 07.12.2010

Arkadaşım küçük kızıyla yolda yürüyormuş. Birden ortalık karışmış. Yürüyüş yapan gençlere polisin saldırısına tanık olmuşlar. Arkadaşım gaz bulutu altında oradan kaçmaya çalışırken, panik halindeki kızı sormuş:
“ -Polis niye onları dövüyor anne?”
“ -İzinsiz gösteri yapıyorlarmış kızım...”
Küçük kız irkilmiş:
“ -Peki bizim iznimiz var mı anne?”
* * *
Barışçıl yürüyüşlere yapılan resmi saldırıların asıl kalıcı sonucu budur:
Yürüyen protestocular kadar sıradan insanlar da caydırılmış olur.
Bir kararından dolayı bir devlet büyüğünü protesto etmek şöyle dursun, sokağa çıkmanın, yolda yürümenin bile tehlikeli olduğu fikriyle korkutulur genç beyinler...
İktidar soluklanır; muhalefet sindirilir.
Oysa bütün sınırlamalara rağmen, hakkın özü Anayasa’da yazılıdır:
“Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir.”
* * *
Her “orantısız polis şiddeti”nden sonra emniyetçilerin sığındığı bir bahane var:
“Polisin koşulları... Eğitim sorunu... Psikolojisi” vs...
Oysa örneklerle biliyoruz ki, “Saldırmayacaksınız” emrini alan polisin hemen eğitim durumu düzeliyor; psikolojisi de...
Asıl sorun da burada:
Yani polise göz yuman, hatta “Saldır” emri veren siyasi iktidarda veya o iktidarın gözüne girmeye çalışan amirde...
* * *
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, “Hatalılar cezalandırılacak. Gençlerden özür dileriz” diyemez miydi?
O ne yaptı?
Gençlere kameralar önünde cop ve biber gazıyla saldıran polise sahip çıktı; “Hatası olan varsa iç bünyemizde düzeltiriz” dedi.
İyi de bizim iç bünyemiz artık kaldırmıyor bu lafları...
Çünkü kendisi de iyi bilecektir ki, polisin iç bünyesi hataları düzeltmeye değil, örtbas etmeye yarıyor daha çok...
Mesela Türkiye’de insan hakları mücadelesinin simge davalarından biri haline gelen Manisa’yı hatırlıyor musunuz?
Çoğu lise öğrencisiyken vahşice işkence gören 16 genç, 7,5 yıl sonra örgüt üyeliği suçlamasından beraat etmişlerdi.
Onların polis aleyhine açtığı dava ise yıllarca sürmüş, o yıllar boyunca polisler korunup kollanmış, mahkemelere ya yollanmamış ya da resmi araçla yollanmış, zaman aşımına birkaç ay kala 85 yıl hapis cezasına mahkûm olmuşlardı.
Dava dosyasının sürekli Yargıtay’a gidip geldiği o dönemde, kapısında “Bu işyerinde işkence vardır” yazısı asılı Manisa Emniyet Müdürlüğü’nde kim vardı?
Ben hatırlatayım:
Hüseyin Çapkın...
* * *
Ya 2007’de İzmir’de kovalanırken başının arkasına saplanan bir polis kurşunuyla ölen 20 yaşındaki Baran Tursun?
O zaman da polisler, ölümü gizlemek için trafik kazası raporu düzenlemişlerdi.
Cinayet faili polis tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, öldürülen gencin isyan eden ailesi “polise hakaret”ten gözaltına alınmıştı.
Kimdi bunlar olurken İzmir Emniyet Müdürü?
Hüseyin Çapkın...
* * *
Çapkın belki “Bu olaylarla ilgim yok” diyecektir, ama “Amir”, “Memurum her koşulda haklıdır. Haksızsa da kol kırılır yen içinde kalır” diye bakarsa polis cesaret alır, şiddet cüret kazanır.
Bu gidişle hepimizin yürürken izin alacağımız günler yakındır.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bohçacı geldi hanım!



M.Nedim HAZAR / ZAMAN 06.12.2010

Darbe günlüklerini yayınladığı için anasından emdiği süt burnundan getirilen Nokta Dergisi henüz kapanmamıştı o dönem.

Yayınladığı bir dosya nedeniyle bir yayın organının kapısına kilit vurulmasına rağmen, bugünün hem dayak atıp, hem bağıran cengaverleri için henüz 'baskı' dönemi de başlamamıştı henüz. Gerçi bizim için şaşırtıcı değildi, zira kocaman gazete binaları, şehrin göbeğinde bomba ile yerle bir ediliyordu da, yine kimsenin ağzını bıçak açmıyordu o dönemlerde.

Her neyse..

Birtakım komutanlara ait olduğu iddia edilen (sonradan mahkeme kararıyla onaylandı da) günlükler yayınlanıyordu. Sayfalar boyu süren çalışmalar, sohbetler, organizasyonlar vardı bu günlüklerde. Ve coğrafi açıdan tam bir cadı kazanının göbeğinde bulunan, terör bağlamında ise neredeyse iç savaşın eşiğine gelmiş bir ülkenin komutanları, işi gücü bırakmış siyasi iktidarın nasıl alaşağı edileceğinin hesabını yapıyorlardı günlüklerde. Kendilerince Ayışığı, Yakamoz bilmem ne türü isimler veriyorlardı kurguladıkları cunta organizasyonlarına.

Sonra Amerikalı diplomatların günlükleri ortalığa saçıldı. Görüldü ki, isim koymakta, lakap takmakta daha mahirdi elin Amerikalıları. Neler yoktu ki, takılan isimlerde: Deli, teflon tava, çıplak imparator ve daha onlarcası...

Muhtemelen günlüklerde isimleri geçen kahramanların hüküm sürdüğü dönemde, onlarla ideolojik aşk yaşayan birtakım medya mensuplarının diplomatlarla özel konuşmaları da çıktı gün ışığına... Cablegate denilen vakıanın en enteresan bölümlerinden biriydi bu. Diplomatlar birtakım gazetecilerin kendilerine Türk ordusunun İslamcılar ile mücadele yöntemlerini aktardıklarını iddia ediyorlardı. Meğer, ordumuz kendi içindeki dindar insanları 'çöp tenekesi kontrolü' dedikleri yöntem ile takip ediyorlarmış. Bunun için ekseri müfettiş görevlendiriliyormuş. Belgelerden aynen aktarıyorum: "Subayların çöplerini kontrol eden askerî müfettişler var. İçinde içki şişesi olmayan çöpleri tespit ediyorlar. Bazen da askerî liderler eşleriyle birlikte, ordu tesislerinde havuz başında düzenlenen partilere davet ediliyor. Bu partilere katılanlardan mayo giymesi bekleniyor. Dindar oldukları için gitmeyi reddeden kadınlar, kocalarının kariyerini tehlikeye atıyor."

Fişçi geldi hanım!!!

'Bir ordu bunu yapar mı?' diye sormayın lütfen. İşte size bir gün önce Bugün gazetesinde çıkan haberin başlığı: Subay eşleri ve kızlarının etek boylarını bile ölçmüşler!

Bugün'ün haberinden anlıyoruz ki, komutanlar bir taraftan darbe hesapları yaparken, alt kademeye de başka orijinal görevler veriyorlarmış. Çöp tenekesi müfettişlerinin yanı sıra pazarlamacı gibi müfettişler de varmış. Bu görevliler, ordu mensubu askerlerin evlerinin kapısını çalıyor, teflon tava satar gibi yaparak, subay eşlerinin ve kızlarının giyimlerine bakıp, rapor tutuyormuş.

İşte size o raporlardan bir bölüm: "Adresine pazarlamacı kisvesiyle gidildiğinde kapıyı açan ve J. Yb. H.V.'nin eşi olduğu değerlendirilen 40 yaşlarındaki bayanın gözlüklü, başı açık, üzerinde uzun kollu bluz ve ayak topuklarına kadar uzun etekli olduğu, başına türban tabir edilen kıyafet giymediği. 17.10.1998'de aynı eve adres sorma bahanesiyle gidildiğinde kapıyı açan ve J. Yb. H.V.'nin kızı olduğu değerlendirilen 16 yaşındaki bayanın başı açık modern giyimli olduğu görüldü."

'Türban tabir edilen kıyafet!'..

Terör tabir edilen bir bela, bu memleketin başına 30 yıldır sarılmışken, işi gücü bırakıp, bir yandan darbe organizasyonları yapmak, diğer yandan çöp bidonlarını karıştırmak, öte yandan bohçacı gibi kendi personelini fişlemek 'ordu' tabir edilen bir kuruluşa yakışıyor mu, yakışmıyor mu siz karar verin!

5 Aralık 2010 Pazar

ÜNİVERSİTELİNİN SUÇU NE?



Candaş Tolga IŞIK / POSTA 05.12.2010

Bölücü mü, terörist mi, katil mi, hırsız mı bu çocuklar?
Yoksa hortumcu mu, uyuşturucu taciri mi, mafya mı...
Bu çocuklar ne?
Hiçbiri.
Sadece üniversite öğrencisi...
Katiller serbest, teröristler rezidanslarında istirahatte, hortumcular Paris’te...
Peki ya üniversite öğrencileri?
*
Önce İTÜ’de yediler dayağı...
Sonra Yıldız’da...
Geçen hafta Dolmabahçe’de...
Dün ise 3 yerde birden: Çamlıca, Kurtköy ,Taksim.
Dayak yemekle de kalmadılar...
Demokratikleşen Türkiye’de Başbakan’ı protesto etmenin bedeli: 
Polis dayağı artı 1 yıl 3 ay hapis.
*
Türkiye demokratikleşiyor...
Üniversiteliler dayak yiyor.
Türkiye demokratikleşiyor...
Cezeavinden taş atan çocuk çıkıyor, onun yerine cezaevine yumurta atan çocuk giriyor.
Görmüyor musunuz Türkiye demokratikleşiyor...
“Başbakan’ım sen çok yaşa” demek artık serbest!
Daha ne olsun ki!