Sayfalar

HOŞGELDİNİZ, ŞEREF VERDİNİZ...

16 Aralık 2013 Pazartesi

HEP KRAL KALACAKSIN HAKAN ŞÜKÜR


Mehmet AYSAN / @mhmtaysn

Yıllar önce Torino'ya transfer olmuştun. O zaman için kıymetli bir miktar karşılığında. O zamanın popüler programı Televole her hafta senin yanında alırdı soluğu. Çok özlüyordun ülkeni, sürekli dilindeydi. Geri dönmek istedin, Galatasaray geri almazsa söylentileri çıkmaya başlamıştı. Sen o zamana kadar sahalarda çok gol atmıştın ama, gönlümüze ilk golü o gün attın, gözlerin dolarak dedin ki; "Bir gün Galatasaray'a geri döneceğim, bu dönüş, futbolcu olarak olur, olmazsa teknik direktör olur, hiçbiri olmazsa, alırım elime bayrağı tribüne dönerim"




Yıllar geçti aradan. Yine memleketteydin. Seni çekemeyenler, sana türlü türlü yakıştırmalar yapıyorlardı. Takunyacı dediler, tarikatçı dediler, çete reisi dediler. Seni takımdan gönderme planları yaptılar. Ülkenin kara günleriydi. Devlet, inançlı insanları kendisine düşman ilan etmişti. Ve birçok kimsenin uzaklaşmak için uğraştığı günlerde sen, "Hocaefendiyi seviyorum" deyiverdin. Herkese rağmen, her şeye rağmen. Türlü hakaretler işittin. Olmadık zorluklar çektin. En sonunda DGM'ye ifadeye çağrıldın. Seni korkacak zannettiler, pısacak zannettiler, geri adım atar diye düşündüler. Ama sen bir adım bile geri atmadın. DGM'de de hem de 28 Şubat'ın en koyu günlerinde, sözlerinin arkasında durdun. İkinci golü de o günlerde attın gönlümüze. Milim sapmadın, gömlek değiştirmedin.




Sonra bir gün seni takımdan apar topar gönderdiler. Sen de biz de bağrımıza taş bastık. Hakan Şükür tipi forvet aradık yıllarca. Hem Hakan Şükür tipinde, hem Hakan Şükür karakterinde. Artık futbolcu değildin, ama yine buralardaydın. Nerede yardım kampanyası olsa, sen hep oradaydın. Hangi taşın altına el sokulacak olsa, ilk uzatanlardan biri sen oldun. Sonra bir gün milletvekili oldun. Bu millet bağrına bastı seni. Hem evladı, hem vekili olarak.




Bir imtihan daha gelip dayanmıştı. Mensubu olduğun parti ile, ferdi olduğun camia arasında tatsız bir kavga başlamıştı. Aslında kavga demek yanlış olurdu. Mensubu olduğun parti, gücün sarhoşluğuna tutulmuş, camiayı dize getirmeye karar vermişti. Fişlemeler, tasfiyeler ve en sonunda da dershane kapatma planları ile bu bitirme planı artık iyice su yüzüne çıkmıştı. Sen önce güzellikle anlatmaya çalıştın, baktın kimse anlamıyor. Ortamı yatıştırmaya çalıştın, elden bir şey gelmiyor. Son çare olarak, en son hareketini yaptın. Bugüne kadar attığın yüzlerce golden daha enfes, daha şık ve daha anlamlı bir gol attın ve istifa ettin.



Sessizce çekip gitmedin, zulme karşı susamam dedin, bu yapılanları kabul edemem dedin, bu ortamda artık duramam dedin. Dedin ve gittin. Bu günler geçtiğinde, her şey yerli yerine oturduğunda, şu fırtına ve boran geçtiğinde, bütün bu soytarılar unutulduğunda, sen hafızalarda parlak bir yere konulacaksın. Koltuk, makam, paye yerine, onur, şeref ve haysiyeti tercih ettiğin için, zalimden yana değil, mazlumdan yana olduğun için, konuşulması gereken günde susmadığın için, vicdan sahipleri seni minnetle anacak KRAL.

Bu maçı sen kazandın, hem hat-trick yaparak, hem de en güzel golünü atarak, hem de maçın adamı seçilerek, hem de gönüllerimize KRAL olarak kazınarak...

12 Eylül 2013 Perşembe

KARİKATÜRDEN BAKAN, YAP-BOZ'DAN EĞİTİM SİSTEMİ

Mehmet AYSAN / @mhmtaysn





AK Parti hükümetlerinin en zayıf karnı şüphesiz Milli Eğitim Bakanlığı. Her gelen bakan kendisine göre yeni bir sistem icat ediyor, yapılacak sınavın adı değişiyor, sayısı değişiyor, okulların türü değişiyor, yılı değişiyor, her bakan değişiminde ülke eğitimi altüst oluyor. 11 yılda beş kez bakan değiştiğini düşünürsek, çocukların ve öğretmenlerin yaşadığı travmayı siz düşünün.

Gelişmiş ülkelerin tamamında eğitim sistemleri yüz yıldır hatta daha fazladır hiç değişmezken, bizim ülkemizde yaşanan bu seri değişimler, zaten kötü olan eğitim seviyemizi berbat ediyor. Sıfır çekenlerin sayısı her geçen yıl artıyor, ortaokul ve lise mezunu cahiller yetişiyor.

Özellikle son iki bakan Ömer Dinçer ve Nabi Avcı döneminde, işin içine bir de dershaneleri kapatma sevdası girince, yapılan değişikliklerin saçmalık katsayısı daha da artıyor. Son bakan Nabi Avcı’nın, ki kendisi profesördür, açıkladığı yeni sistem öyle muazzam bir sistem ki (!) 3 gün içinde, yazıyla ÜÇ gün içinde değişikliğe uğruyor. Bakanlığımızın çok değerli yetkilileri, sistem hazırlarken önce bir taslak yayınlayıp, kamuoyunun fikrini almayı akıl edemediği için, üç gün önce açıklanan sistemde, üç gün sonra değişiklik yapma rezilliği yaşanıyor.

Bir kere şunun anlaşılması gerek ki; dershaneleri kapatabilecek bir sistem yoktur, henüz icat edilmemiştir. Diyelim ki bu ülkenin bütün 8. Sınıf öğrencilerine yetecek kadar Anadolu Lisesi olsa, bu okulların iyi olanlarına girmek için yine bir yarış olacak, diyelim ki Anadolu Liseleri’ne de ilkokullar gibi mahalle usulü kayıt yapılıyor, o zaman da sınıfta iyi olmak için yine yarış olacak. Ve yarışın olduğu her yerde dershanelere ihtiyaç olacaktır.
Diyelim ki dershaneleri yasayla kapattınız, o zaman da Anayasa Mahkemesi bu yasayı iptal edecek, ve bu süreçten dershaneler güçlenmiş olarak çıkacaktır. Dershaneler bu ülkenin temel ihtiyacıdır ve dershaneleri kapatmaya Başbakan da dahil, kimsenin gücü yetmeyecektir.

Gelelim karikatür çizen bakanımızın yeni sistem diye açıkladığı ucubeye. Zaten daha üçüncü gününde patladığı için çok da ciddiye alınacak bir sistem olmadığı ortaya çıkmıştır. Fakat sadece yanlışın doğruyu götürmesi olayı bile bu sistemi hazırlayanların zeka seviyelerini gözler önüne sermektedir. Herkesin bildiği gibi ortaokullar için yapılan sınavlarda sorular 4 seçeneklidir, dolayısıyla üç yanlış bir doğruyu götürmekteydi. Bu sistemi yazan arkadaşlar, önce “yanlış doğruyu götürmeyecek” deyip, öğrenciyi totoculuğa alıştıracak bir adım attılar. Sonra kamuoyundan tepki alınca, “dört yanlış bir doğruyu götürecek” dediler. Nasıl yani? Yani sorular beş seçenek mi olacak? Bu da değişti? Bilmiyoruz, aslında onlar da bilmiyor.

Sınavı kaldıracağım diye yola çıkıp, tek sınav olan yılda, 12 sınav yapmak da ayrı bir yetenek olsa gerek. Bu sınavların merkezi olmayanları için, nasıl bir adil sistem sağlanacak, bunu da hazırlayan arkadaşlara sormak gerek herhalde. Aslında yol çok basit. Hafta sonu da dahil her gün bir sınav koyun ortaokullara, çocuklar dershaneye gidecek zaman bulamasın. Nasıl çözüm ama, en az sizinkiler kadar zekice!

Art niyetle çıkılan her yol, rezillikle sonuçlanıyor. Sistemi hazırlarken amaç daha iyiye daha doğruya kavuşmak değil de dershaneleri kapatmak olunca ortaya böyle komik, böyle saçma, böyle rezil durumlar çıkıyor.

Yapmayın beyler bu işin ceremesini çocuklar yani bu ülkenin geleceği olan fertler çekiyor. Sizin gibi mi olsunlar istiyorsunuz?


15 Ağustos 2013 Perşembe

DERSHANELER KAPATILAMAZ, ÇÜNKÜ...




Mehmet AYSAN (@mhmtaysn)

"Bu yazı 7 Ekim 2012'de yayınlanmıştır. Üzerinden neredeyse bir yıl geçmesine rağmen, maalesef hala tazeliği korumaktadır."

Başbakan Tayyip Erdoğan, son günlerde ısrarla dershaneleri kapatacağını iddia ediyor. Dershanelerin bir para tuzağı olduğunu, fakirlerin çocuklarını gönderemediğinden dem vuruyor. Dershanelerin birleşerek okula dönüşmelerini, kendilerinin de onlardan hizmet satın alacağını vurguluyor. Bu yılın dershaneler için son yıl olduğunu, önümüzdeki eğitim – öğretim sezonunda dershanelerin olmayacağını iddia ediyor.

On iki yılını bu sektörün içinde geçiren, dershaneciliğin stajyerlik, öğretmenlik, idarecilik ve kuruculuk olmak üzere her alanında çalışmış biri olarak bu konuda birkaç söz söylemek istiyorum ben de. Başbakanın söylediklerini ısrarla tekrar etmesinin ve konuyu gündemde tutmasının, kendisi adına risk olduğunu düşünüyor ve dershaneleri kapatmasının imkansız olduğunu vurguluyorum. Dershanelerin misyonlarını tamamlanmadan, dershane kurumunun olmamasını hayal olarak görüyorum.

Daha fazla uzatmadan şunu söyleyeyim; hükümetin dershaneleri kapatması mümkün değildir. Neden mi, işte buyurun, benim gerekçelerim;

1-   Dershane, özel bir kurumdur. Devlet tarafından açılmamıştır, dolayısıyla devlet tarafından kapatılması hukuksuzluktur. “Dershaneleri kapatıyorum” demenin, “bakkalları kapatıyorum” demekten farkı yoktur. Sonuçta özel bir sektördür ve devletin müdahalesi, demokratik bir ülkede doğru olmayacaktır.

2-   Diyelim ki, hükümet bir yasa çıkardı ve “özel dershaneler kapatılmıştır” dedi, bu kurumlar başka isimlerle, söz gelimi “eğitim takviye kurumları” gibi, başka tabelalarla yeniden açılacaktır. Diyelim ki Milli Eğitim Bakanlığı, bu kurumların açılmasına izin vermedi, o zaman da kaçak büro olarak adlandırdığımız mekanlarda, dershaneler işlevini sürdürecektir. Şu anda vergi veren, sigorta pirimi yatıran dershaneler, tamamen kaçak çalışır hale gelecektir. Ve Başbakanın “merdiven altı” diye nitelediği dershaneler, asıl o zaman “merdiven altı” çalışacaktır.

3-   Dershanelerin kapatılması durumunda bu kurumlarda çalışan binlerce öğretmen, yardımcı eleman ve dershanelere satış yapan yayın şirketlerinin elemanları işsiz kalacaktır. Şu anda devlet kapısında yığılmış olan iki milyondan fala öğretmen adayına, yenileri eklenecektir. Ekonomiyi hareketlendireceğim düşüncesiyle, her ile üniversite açılan ve bu sayede her yıl binlerce öğretmen adayının mezun olup iş aramaya başladığı bir ülkede, iş bekleyen binlerce öğretmene iş veren, sigortalarını yatıran dershanelerin kapatılması, en büyük darbeyi işsizliği artırarak, hükümete vurmuş olacaktır.

4-   Başbakanın duygu sömürüsü ile konuşarak, fakirlerin çocuklarını dershaneye gönderemediğini söylemesi de doğru değildir. Türkiye’ de her bütçeye uygun dershane bulunmaktadır. Asgari ücretle çalışan bir veli bile çocuğunu dershaneye gönderebilmektedir. Ayrıca dershanelerin tamamı, yaptıkları burs sınavları ile, başarılı öğrencilere indirimler uygulamakta ve zeki öğrencilere destek vermektedir. Yine dershanelerin bir çoğunda, ekonomik sıkıntısından dolayı para alınmadan eğitim verilen öğrenciler bulunmaktadır. Ve, “Parası olmayanlar dershaneye gidemiyor” diyerek dershaneleri kapatmak, parası olmayanlar kalamıyor diyerek, lüks otelleri de kapatmayı da gerektirmez mi mesela?

5-   Türkiye’ deki devlet okullarının eğitim seviyelerinin çok kötü olduğu hükümetin de bilgisi dahilindedir. Okulda yeteri kadar eğitim alamayan öğrenciler, dershaneleri tercih etmektedirler. Bunun ispatı, çok başarılı özel okul öğrencilerinin dershanelere gitmeye gerek duymamasıdır. Üniversitelere sınavla girilen bir ülkede, devlet okullarının üniversite sınavına yönelik eğitim vermemesi, dershanelere ihtiyaç doğurmaktadır. Ayrıca bir şekilde devlete kapağı atmış olan devlet öğretmenlerinin, haftada altı saat dersle öğretemedikleri konuların, dershanelerde haftada iki saat dersle öğretildiği maalesef bir gerçektir. Üniversiteyi kazanmış öğrencilerin, mezun oldukları okulları ziyaret etmek yerine, dershaneleri ziyarete gitmesi ve okul öğretmenleri yerine dershane öğretmenlerini minnetle yad etmelerinin sebebi iyi araştırılmalıdır.

6-   Sınavla alım yapılan her yerde kurs ve dershanelere ihtiyaç duyulmaktadır. Ülkemizdeki dershaneler, sadece üniversitelere yönelik değil, KPSS, TUS, KPDS, DGS, ALES gibi birçok sınava yönelik kurslar vermektedir. Diyelim ki lise öğrencileri okullarında, üniversite sınavlarına hazırlanacak, TUS’ a girecek doktorlar sınava nerede hazırlanacaktır? Ya da memur olmak isteyen adaylara hangi kurum takviye verecektir? Kimse kusura bakmasın, sınav varsa, kurs da vardır, dershane de olacaktır.

7-    Dershanelere yönelik, “birleşin özel okul olun” çağrısı da hiç gerçekçi değildir. Dershaneye gelen öğrenci, haftada iki ya da üç gün gelip, derse girip dönmektedir. Özel okullarda, laboratuvar, spor salonu gibi ekstra bölüm ve binalar gerekmektedir. Ayrıca hiçbir dershane binası özel okula uygun değildir. Dershanelere özel okul olun demenin, bakkallara AVM olun demekten farkı yoktur. Dershanelerin ne bütçesi, ne de altyapıları özel okul olmaya uygun değildir. Dershane ana değil, yardımcı eğitim kurumudur. Okul olmak gibi bir iddiaları yoktur. Zaten dershaneler, okulların alternatifi değildir. "Okul varsa, dershane niye var" demenin haklılık payı yoktur. Ayrıca Başbakan, “sizden hizmet alalım” vaadinin de altını doldurmamaktadır. Alınacak hizmetin ücretini kimin ödeyeceği, ne kadar ödeneceği ve kaç yıllığına ödeneceği muğlaktır.

8-   “Bu yıl son yılınız” tehdidini savuran Başbakanın, bu konuda ne gibi bir yaptırım uygulayacağı da belirsizdir. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’ nda henüz hiçbir çalışma yapılmamaktadır. Bakanlık bürokratlarının da bu konuda çaresiz oldukları ve ne yapacaklarını bilmedikleri söylentisi, kulaktan kulağa dolaşmaktadır. Daha sezon yeni başlamışken, "dershaneleri kapatacağım" demek, sadece motivasyon ve moral bozmaktadır.

9-   Eğer, MİT Krizi ile başlayan cemaat – hükümet çatışmasının bir uzantısı değilse ve dershaneler kapatılarak cemaate bir darbe vurulma niyeti yoksa, dershaneleri kapatmanın hükümet ve Başbakan açısından hiçbir mantıklı yönü yoktur. Kapatılması –ki mümkün değildir- AK Parti’ nin en yanlış hamlesi olacaktır.

Bekleyip göreceğiz…

13 Ağustos 2013 Salı

DERSHANELER VE CEVDET AMCA



Mehmet AYSAN
@mhmtaysn

1989 yılında tanımıştım Cevdet Amcayı. Uşak’ta esnaftı. Altmış yaşlarındaydı. Ben ise henüz on bir. Kaldığımız yurda gelir gider, torunu yaşındaki çocuklarla sohbet ederdi. Siz derdi, “geleceğisiniz bu ülkenin, size çok güveniyorum.”

O yıl dershanemiz yoktu Uşak’ta, bir yıl sonra açıldı. Belediyeye ait bir işhanının tek katında faaliyete başladı. Çok az öğrenci ve bir avuç öğretmenle. Sonra büyüdü, öğrenci sayısı arttı, başarılar ardarda geldi. Başarı geldikçe sayı daha da arttı. Ve o tek kat yetmez oldu dershaneye.

Bu davaya gönül veren esnafların da katkılarıyla, öğretmenlerin "biz gerekirse maaş almadan çalışırız" demesiyle, ana cadde üzerinde olmayan, hayli eski bir bina satın alındı. Bina dershane olmaya uygun değildi. Katlardaki duvarlar tamamen yıkıldı. Dershane olarak hizmet verebilmesi için yeniden odalara bölündü. Dershane inşaatında çalışmak için, birkaç arkadaş gönüllü olmuştuk. İnşaata gittiğimizde tanıdık bir sima karşıladı bizi. Yetmişe yaklaşmış yaşı ve bükülmeye başlamış beli ile Cevdet Amca oradaydı.

Tuğla taşıyor, harç karıyor, kum eliyordu. “Haydi çocuklarım gayret edelim, bu bina eğitim sezonuna yetişsin” diyordu. O yaşında oradan oraya koşturuyor, bir taraftan da yorgun gözükenlere moral vermeye çalışıyordu. Eldeki para binayı almaya yetmiş, ihtiyaç duyulduğu kadar işçi çalıştırmaya yetecek bütçe kalmamıştı. Bunun farkında olan Cevdet Amca ve arkadaşları, “iş başa düştü” deyip, amelelik yapmaya koşmuşlardı.

“Bu dershaneden yetişecek çocuklar, bir gün büyük adam olacak, yenilerini yetiştirecekler” diyordu Cevdet Amca. Bir taraftan dua ediyor, diğer taraftan da durmadan çalışıyordu. Akşam olup biz inşaattan ayrılırken, O hala orada çalışmaya devam ediyordu. Dershane binası bitti, bir aylık bir gecikmeyle sezona yetişti. Sonra o dershane daha da büyüdü, yeni şubeler açtı. Cevdet Amcanın duaları kabul oldu. Oradan yetişenler, yenilerini yetiştirdi.

Sonra bir gün Cevdet Amcanın vefat haberini aldık. Çok üzüldük, çok dua ettik arkasından. Ne zaman o dershane binasının önünden geçsek, rahmet diledik aziz ruhuna. O binanın her tuğlasında, her taşında, her kum tanesinde alın teri ve duası olan Cevdet Amca’yı hiç unutmadık.

Şimdi siz bir süredir, “kapatacağız dershaneleri” diyorsunuz ya, ben hiç inanmıyorum buna. Sizin yapmayacağınızı değil, yapamayacağınızı biliyorum. Çünkü en başta Cevdet Amca izin vermeyecek buna. Dimdik duracak ruhaniyetiyle karşınızda. “Kapattırmam” diyecek size. Sonra diğerleri, bu davaya baş koymuş, bu hizmete omuz vermişler dikilecek karşınıza. Ve bu tavrınız Gayretullah’a dokunacak elbet. Mıhlanıp kalacaksınız yerinizde.

Cevdet Amca’nın hayali gözümün önünde kaç gündür. Yine telaşlı, yine stresli, yine sağa sola koşturuyor, yine dertli. Derdi, sizin yapmayı planladıklarınız değil, sizin neden böyle yaptığınız. Derdi, bu milletin emeğiyle, alın teriyle ve dualarıyla kurulmuş eğitim kurumlarını neden kapatmaya çalıştığınız. Derdi, sizin akibetinizin ne olacağı.

Cevdet Amca, tuğlaları üst üste dizerken dershane inşaatında, “Allah’ım bu kurumlara, bu çocuklara, bu davaya zarar vermek isteyenlere fırsat verme” derdi. Biz de “amin” derdik, yirmi sene geçti hala diyoruz, hem de hiç olmadığı kadar yürekten, “fırsat verme Allah’ım.”

12 Ağustos 2013 Pazartesi

YAHU SİZ ÇEKİLİN BİR ARADAN


Ekrem DUMANLI / ZAMAN 12.08.2013
Çok değil birkaç sene önce, önemli bir siyasî figür gazeteyi ziyaret etti. Daha hoş beş diyemeden Başbakan Tayyip Erdoğan aleyhine verip veriştirmeye başladı.
Söyledikleri tenkit çizgisini aşıyor, yaralayıcı noktalara doğru gidiyordu. Dayanamadım, “Keşke bu kadar ağır konuşmasanız, bu kadar sert ve incitici lafların size de ülkeye de faydası yok.” demek zorunda kaldım. Pek hoşuna gitmemişti; ama ne yaparsın, iş büsbütün çığırından çıkıyordu. Şimdi durum ne mi? O, şimdi AK Parti'nin önemli adamlarından biri oldu. Söylediklerini hem çevresi unuttu, hem kendisi. İyi ki de unuttu; çünkü ne siyasî nezaket o ağır sözleri taşıyabilirdi, ne kardeşlik hukuku...
Son seçimlerden birkaç gün önce mühim bir köşe yazarı ile dertleşiyorduk. O sırada Taraf'ta bir iddia dile getirilmişti: Şayet AK Parti yüzde 50'nin altına düşerse bazı komutanlar darbe davaları için hükümete ağır baskı yapacak, oy oranı yüzde 50 civarında olursa komutanlar istifa edecekti. Nitekim iddia doğru çıktı ve Necdet Paşa dışındaki bütün kuvvet komutanları istifa etti... Kâbus senaryolarını tahayyül ederek, “İnşallah oylar yüzde 50 civarında olur da demokrasiye bir balyoz daha inmez.” dedim. Benimkisi demokrasinin devamına yönelik bir temenni idi sadece. Bizim mahallenin tecrübeli yazarı bu düşünceme şiddetle karşı çıktı. O da verdi veriştirdi Başbakan'a. Ona göre parti 40'larda kalmalıydı ki haddini bilsin. Ağır laflar etti. Bir şey demedim; zira o, AK Parti'ye bizden daha yakındı. Yakın ama uzak. Şimdi el üstünde tutuluyor ve ha bire “cemaat analizi” (!) yaparak diğer dostlarını ötekileştirmeye çalışıyor, yürek dağlıyor, gönül kırıyor...
Sadece siyaset ve medyada mı bu gidişat? Hayır. Birkaç yıl önce bir bürokrat, “Bunların akıbeti Menderes'ten kötü olacak!” diye gürlüyordu. Pervasızlığı ile koridorları çınlatan bu bürokrat, lafın ne manaya geldiğini tabii ki biliyordu. Neyse, zaman değişti, devran başka bir denklemin doğmasına vesile oldu ve o şahıs önemli bir yere getirildi. “Eski ülkücü” diye tercih edilen o kişi, şimdi “cemaat” diye yaftalanıp tasfiye edilen meslektaşlarının koltuğunda oturuyor. Otursun. Takdir onu tercih edenlerin; lakin vaktiyle hiçbir beklentiye girmeden kelle koltukta hizmet edenler de bu kadar rencide edilmesin; zira onların dostluğu konjonktürden değil yürekten...
DÜN NEREDEYSEK, BUGÜN DE ORADAYIZ
Örnekleri çoğaltmaya, sözü uzatmaya gerek yok. Hangi birini sayacaksın. Bizzat işittim, mesleğin popüler bir siması, “Bu AKP'lilerden bir cacık olmaz, bunlardan sıtkım sıyrıldı.” diyordu. Adam, tiksinerek bahsettiği partide şimdilerde baş tacı ediliyor. Sayın Başbakan, Kars'taki heykel için “ucube” dediğinde hem Erdoğan'a hem partiye öfke kusan, şimdi mevsimlik tetikçi rolüne soyundu ve ha bire AK Parti'ye yaslanıp cemaate saydırmakla meşgul. Yaşını başını almış adamların bilge kisvesine bürünerek iki kitleyi birbirine düşürmek için hince yazılar yazmasının da samimiyetle, fikrin namusu ile hiçbir ilgisi yok. Kısa bir süre öncesine kadar karanlık odalardan muhafazakâr kitlelere karşı kara operasyon yapanlar şimdi bir taraftan AK Parti'ye güzelleme yapıyor, diğer taraftan da fitne üstüne fitne çıkararak ‘cemaat'i linç etmeye kalkışıyor. İstihbarat(lar)ın elinde melabe olmuş birileri de ‘cemaat'e karşı 28 Şubat gibi bir tasfiye yapıldığını ve bunun devam edeceğini gururla söylüyor... Sonra da bozacılarla şıracılar el ele vererek AK Parti'ye şirin görünüp ‘cemaat'i ötekileştirmeye kalkıyor.
“Eee siz nerdesiniz?” diyorsanız cevabım net: Dün nerdeysek bugün de oradayız. Üzüntülerimize, burukluğumuza rağmen oradayız. Zıt istikametlere gittiğini düşünenler bir metre yol aldığında iki metrelik mesafe kat edildiğini sanır. Oysa yerinde duran, uçurumun derinleşmesini önler. Dün, bütün demokratik gayretlerin en hararetli destekçisiydik; bugün de öyle! Ülke hayrına atılan her adım (kim atarsa atsın) desteği de, alkışı da hak etmektedir. Yanlış gördüğümüz her konuda (ve herkese karşı) fikrimizi dürüstçe söylemeyi hem dostluğumuzun hem de ülke sevdamızın gereği olarak görüyoruz. Bu niyetimizin doğru anlaşılabilmesi için fitne gayretlerinin abartısına ve operasyonuna takılmamak gerekiyor. Her bir iddiaya cevap vermek imkânsız; ama o lafların safi zihinlerde iz bırakmasına göz yummak da bir başka vebal. Fitne ateşinin içinden geçerken bazı insanlar gıybet, yalan ve iftiralar nedeniyle kendi kendilerini helak edebilir. Böyle zor zamanlarda asıl yapılması gereken, nefse karşı mukavemet etmek, hakkı tavsiye etmek ve sabırlı olma yolunu tercih etmektir.
Hükümet ile camia(lar) arasında görüş ayrılıkları olamaz mı? Tabii ki olur. Hatta olmalıdır ki istişarenin bereketi zuhur etsin. Hazret-i Peygamber'in, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” sözü, farklı yaklaşımlardan rahmete yol bulma tavsiyesi değil midir? Arada ciddi bir sorun varsa bunun çözüm şekli bellidir; çok eski yıllara dayanan arkadaşlık ve kardeşlik hukuku devreye girer, ihtilaftan rahmet devşirilir. Zerre kadar dava çilesi çekmemiş fitne cambazlarının kurduğu çadır tiyatrosuna gerek yok. Şahsi menfaatleri uğruna belli yerlerde mevzi tutmuş kişilerin yol haritası çıkarmasına da gerek yok. Sosyal gerçekliği olan bir kitle ile siyasi gerçekliği olan bir partinin kendine mahsus iletişim yolları vardır daima. Bazı sorunları bahane ederek egolarını tatmin edenler hem sırtını dayadıkları yapıya hem Türkiye'ye zarar veriyor. Üstelik sakil de kaçıyor. O yüzden işgüzar birilerine, “Siz çekilin aradan kardeşim; riyakârlığın âlemi yok!” demek gerekiyor.
Panorama
Birisi Hocaefendi için durduk yerde “Soros” dedi. Ya da röportajı yapan Rus öyle demiş o da tasdik etmiş. Aynı kapıya çıkar. Reha Muhtar sağ olsun. Rus röportajcının (!) ne mal olduğunu gözler önüne serdi ve neden mülakatı yarıda kestiğini anlattı. Muhtar'ı okuyunca Rus gazetecinin gazetecilik dışı faaliyetler içinde olduğunu ve mülakat yaptığı kişilerin ağzından istediği lafı nasıl kopardığını net bir şekilde anlamış olduk. Sayın Başyazar Bey bu gerçeği gördüyse problem yok. Değilse kariyerinde kocaman bir gedik açılmış oldu...
İstihbarat adına devremülk köşe yazarlığı yapan birileri, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un cezasını da cemaate fatura edebildi ya; helal olsun. Güya Başbuğ, AK Parti'nin kapatılmaması için Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt ile çok çalışmış. Halbuki Paksüt, AK Parti'nin kapatılması yönünde oy vermişti. Trajikomik bir iddia. Nitekim AK Parti milletvekili ve eski gazeteci Şamil Tayyar, parti kapatma davasında Başbuğ'un rolünü açık açık anlattı, konjonktürel partizanlar boşluğa yuvarlandı...
Eleştiriler haklı; referandumdaki en hararetli konu olan yargıdaki değişim yerle bir ediliyor. Ya o gün söylenenler doğruydu ya da bugün. Yargıtay, Danıştay ve HSYK'nın yapısı referandumda değiştirilirken Venedik kriterleri ileri sürülmüş, halk da yüzde 58 destek vererek anayasa değişikliği yapmıştı. Şimdiki taslak yargıyı tepeden tırnağa siyasallaştırıyor. Değişiklik kabul edilirse hâkim ve savcıların oy kullanmasının önemi kalmıyor, buralara partiler aday belirliyor. Referandum'da ‘hayır' cephesinde yer alan CHP, MHP, YARSAV ve boykotçu BDP buna çoktan razı. Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in referandum öncesi saatler süren renkli sunumu ve halkın desteği demek ki boşluğa düşüyor.
AK Partili olduğunu iddia ve genç olduklarını beyan eden bazı sanal kişiler Zaman ve camia aleyhine internette kampanya düzenliyor. Bu arkadaşlar Türkiye sevdasını ya anlamamışlar yahut maskeli iletişim sayesinde birileri onların adını kullanıyor. Üstelik bu saldırgan tavırlarıyla büyük bir camiayı kendilerine karşı tepkili hale getiriyorlar. Herkes hata yapabilir; ama hataların en büyüğü duygudaşlık yaptığın kişileri gücendirmektir. Bir gün kalkar sorarlar: Ülke menfaati için PKK'yla bile uzlaşma zemini ararken kardeşlerinizi niye sürekli rencide ediyorsunuz!

Çok komik bir iddia deyip geçeceğim ama onlarca keredir yazıp söylüyorlar. Güya cemaat içinde anket yapmışlar da büyük bir çoğunluk “Kim ne derse desin oyum AK Parti'ye…” demiş. Bunu uyduranların niyeti önde görünenleri itibarsızlaştırmak olmasa gülüp geçmek lazım. Bu tür uyduruk operasyonlar kitleyi kenetler, anketçilerin ağır bir tokat yemesine sebebiyet verir. Hiç gerek yok böyle palavralara. Hem hiç endişe etmeyin, zamanla sular durulur, gerçek dostlar dönemsel şövalyelerden ayrışır...

6 Ağustos 2013 Salı

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN MEHMET BARLAS



Mehmet AYSAN
Twitter : @mhmtaysn

Uzun zamandır yazdığı yazılarla gündem olamayan, unutulmaya yüz tutmuş Mehmet Barlas, son günlerde cemaat aleyhine yazdığı yazılarla, yetmiş yaşından sonra yeniden gündem olmayı başardı. Önce Fethullah Gülen hocaefendiyi Soros’a benzettiği röportajıyla gündeme geldi, ardından Zaman ve Today’s Zaman gazetelerine yönelik yazdığı eleştiri yazısıyla. Son olarak da bugün Zaman gazetesi GYY Ekrem Dumanlı’ya verdiği cevapla.

Yazısında Ekrem Dumanlı için küçültücü ifadeler kullanan Mehmet Barlas, bu üslubuyla kendisini gerçekten tanımayanları şaşırttı. Fakat uzun yıllardır Mehmet Barlas’ı bilenler, bu üslubun çok yabancısı değillerdi. Beyaz Türklüğün kendisine yüklediği misyonla centilmen edalarında konuşan, musiki programlarında boy gösteren Mehmet Barlas’ın gerçek yüzü aslında yakın zamanda ortaya çıkmıştı.

Birkaç yıl önce, Ahmet Hakan’la girdiği polemikte, “Sentetik Türk, Çakma Nişantaşılı, Kenarın dilberi, Cahil, Mütecaviz” ifadeleriyle cevap veren Barlas’ın kendisini “eleştiriye açık biri olarak” görmesi biraz komik kaçmıştı. Ahmet Hakan’ın kendisine yönelttiği, “evinde darbeci Kenan Evren’i ağırladın mı?” sorusu, Mehmet Barlas’ı zıvanadan çıkarmaya yetmişti.

Evet bu günlerde darbe karşıtı bir çizgide gibi duran Mehmet Barlas, evinde 12 Eylül’ün mucidi darbeci generali ağırlamakta beis görmemişti. Çünkü Mehmet Barlas’ın hayatı güce ve güçlüye selam durmakla geçmişti. İsmet İnönü’den, Süleyman Demirel’e, Bülent Ecevit’ten Turgut Özal’a, Tansu Çiller’den Tayyip Erdoğan’a, güç kimin elindeyse, Barlas orada saf tutmuştu.

28 Şubat döneminde işsiz kaldığı için Mesut Yılmaz’a bayrak açan Mehmet Barlas’a, bugünlerde düşmanlık yaptığı Zaman gazetesi sahip çıkmış, yazılarını yazmaya Zaman’da devam etmişti. Fakat bugünkü güç dengesi Zaman’dan yana olmayı değil, Zaman’a çakmayı gerektirdiğinden, Barlas vefayı bir kenara bıraktı.

Ekrem Dumanlı’yı “Genç ve nispeten az deneyimli” ifadesiyle aşağılamaya çalışan Barlas, aynı yazının içinde, Dumanlı’dan daha genç ve neredeyse tecrübesi sıfır, nevzuhur “Küçük” bir zatı referans göstermekten kaçınmadı. Dumanlı’yı ve temsil ettiği camiayı eleştirme adına, kim olduğu belli olmayan bir kişiyi bile kendisine destekçi olarak göstermesi, Barlas’ın içinde bulunduğu açmazın en büyük göstergesiydi.

Seçkinci, elit, tahammülsüz ve İstanbul sosyetesi bir Beyaz Türk olan Mehmet Barlas’ın, Tayyip Erdoğan sevgisinin de günübirlik olduğu çok yakında ortaya çıkacaktır. Hayat tarzı ve dünyaya bakışı ile AK Parti ve Tayyip Erdoğan çizgisine oldukça uzak olan Mehmet Barlas’ın Başbakan’a için düzdüğü övgülerin nedeni sahip olduğu koltuğu koruma gayretidir. Devran değiştiğinde, çizgisi ilk değişecek kişilerden biri, zat-ı muhteremin kendisidir.

Türkiye’de çalışmadığı ve kovulmadığı gazete-televizyon neredeyse kalmamış olan Mehmet Barlas’ın, bugünlerde izlediği yol, tükenişinin son demleri sanki. Kendisine nezaket dahilinde sorulan sorulara ve yapılana eleştirilere dahi tahammül gösteremeyişi bu yüzden belki de. Elli yıllık bir gazetecinin son çırpınışlarını izliyoruz, ibretle ve ilgiyle…



5 Ağustos 2013 Pazartesi

REFERANDUMU NİYE YAPTIK?

 
 
 
Mehmet TEZKAN / MİLLİYET 5 Ağustos 2013

Niye yapıldığını söyleyeyim.. Bir yığın havuç maddeyi kenara koyun, yüksek yargıyı dizayn etmek için yapıldı.. İktidarın hedefinde asıl HSYK vardı.. Sonra Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay..

Şöyle diyorlardı; HSYK üyeleri Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor, onlar da dönüp HSYK üyelerini seçiyor.. Kapalı devre kast sistemi var..
Elimizi vicdanımıza koyup söyleyelim; 
referandum bu yapıları kırmak için yapılmadı mı?
Evet..
Anayasa Mahkemesi’nin yapısı da değişti, HSYK’nın da, Yargıtay’ın da..
Niye değiştirildi?
İktidar adamlarına göre; üstünlerin hukukuna son verip, hukukun üstünlüğünü tesis etmek için..
Nasıl olacak?
Yüksek yargı da, hâkim ve savcılar da kendi temsilcilerini yollayacak.. Kurul 22 kişiye çıkarılacak, temsil alanı genişleyecek.. Hukuk düzeni kurulacak..
Üç ay boyunca sabah akşam söylenen bunlardı..
Karşı çıkanlar, “Kast sistemini  kırıyoruz.. Yüksek yargı ile HSYK arasındaki al gülüm ver gülüme son veriyoruz.. Mahkemedeki hâkim de savcı da bundan böyle söz sahibi olacak.. Sandık konulacak” denilerek susturulmaya çalışıldı..
İş öyle boyuta ulaştı ki.. Eski yapı öyle kötülendi ki..
Meydanlar Anayasa Mahkemesi’ne de Yargıtay’a da Danıştay’a da HSYK’ya da yuh çekti..
İkna olanlara, gözü kapalı evet diyenlere, ‘yetmez ama evetçiler’ de eklenince 
Anayasa değişikliğiyüzde 58’le kabul edildi..
*
Aradan çok zaman geçmedi..
Anayasa uzlaşma komisyonu önceki gün toplandı.. Yargı paketini ele aldı.. HSYK ile Anayasa Mahkemesi üzerinde dört 
parti uzlaşmaya vardı..
Yüksek yargı sil baştan!..
Yok yok, iktidar partisi mecbur kaldığından değil.. Hani üç parti uzlaşır, tek başına kalırsın da, ne yapalım deyip sineye çekersin ya, böyle bir durum değil..
İktidar partisi canı gönülden istiyor.. Başbakan, referandumda kabul edilen maddeler hariç yeni anayasa yapacağız demesini bile sineye çekecek kadar istiyor..
Yeni düzenleme hâkime, savcılara oy hakkı tanımıyor.. Kendi temsilcilerini gönderemeyecekler..
*
2010’da söylenen onca söze ne oldu? Onca lafa!
Hani o değişiklik sayesinde hukukun üstünlüğü gerçekleşecekti!..
Gerçekleşmedi mi?
Ne oldu halkın iradesi!. Hani en doğruyu onlar bilirdi, şaşmaz terazileri vardı! Terazinin ayarı mı kaçmış, topuzu mu şaşmış!..
Yüzde 58’lik hata mı olmuş..

2 Ağustos 2013 Cuma

YANDAŞIN DİBİ


                                             

Mehmet AYSAN 
@mhmtaysn

Her dönemde iktidara yakın duran, icraatlarını öven, hatalarını görmezden gelen medya organları oldu ülkemizde. Hükümetin istemediği gazetecileri kovan, yazarlarına sansür uygulatan patronlar da oldu. Bu patronlar, çeşitli ihaleleri kazanarak, yandaşlıklarının ödüllerini aldılar. Ama Türkiye’de hiç bugünkü kadar ayağa düşmemişti yandaşlık. Hiç bu kadar aleni yapılmamıştı.

Son 11 yıldır ülkeyi AKP yönetiyor. Çok önemli hizmetler yaptılar ülkeye. Gözle görülür bir refah düzeyi artışı, gözle görülür bir zenginlik ve gelişmişlik hamlesi yaptılar. AKP’nin bu ülkeye kattıklarını inkar etmek, elbet nankörlük olacaktır.

Fakat bu kadar icraat yaptı diye hatalarını görmezden gelmek doğru değildir. Manşetlerinden her gün Başbakana ve hükümete övgüler düzen gazetelerin ve hayranlıkla başbakan haberi veren televizyonların, bir gün olsun hükümet ve Başbakan aleyhine bir eleştiride bulunmamış olmaları ise tam anlamıyla yandaşlıktır.

Genel Yayın Yönetmeni atamak için Başbakan’dan icazet alındığı, TMSF yoluyla el konulan medya kuruluşlarında muhalif seslerin kovulduğu, Başbakanın hoşuna gitmeyecek yazılar yazan yazarların, danışmanların talimatıyla işten çıkarıldığı bir ülkede, basın özgürlüğü ancak masallarda rastlanabilecek bir olgudur.


11 yılı geriye doğru taradığınızda, AKP ve Başbakan aleyhine yazılmış tek bir satır, yapılmış tek bir haber bulamayacağınız gazete ve televizyonlar var ülkemizde. Bugün itibariyle Yeni Şafak, Star, Sabah, Takvim ve Akşam gazetelerinde hükümeti eleştirecek haber ve yorumlara yer verilmez, verilmesi dahi teklif edilemez durumdadır. Başbakan’ın hangi bir sözünü manşet yapmanın, genel yayın yönetmenliği olduğu bir ülkede yaşıyoruz maalesef.

Bu gazetelerde köşeleri tutan yazarlar, her yazılarında hükümeti eleştirenleri eleştirmekle meşguller. Ahmet Kekeç, Hikmet Genç, Sevilay Yükselir, Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, Engin Ardıç gibi yazarların daha hükümeti eleştirdiklerine rastlanmamıştır ama her gün muhalefete, ya da hükümet karşıtlarına çakmayı bir görev sayarlar. Sadece Yeni Şafak gazetesinde Ali Akel, Uludere ile ilgili Başbakanı eleştiren bir yazı yazmış, aynı gün gazetesinden kovulmuştur.

Arkasında bu kadar medya desteği olan, konuşmaları en az 20 farklı kanaldan canlı yayınlanan, sekiz farklı gazetede manşet olan Başbakan, yine de tatmin olmamakta, ayda yılda bir yayınlanan aleyhine bir habere ateş püskürmektedir. Bizde sevilmeyen haberlere tepki, “yere batsın böyle gazetecilik” cümleleriyle verilir. Başbakan için vicdanlı uyarı yapan yazarlar değil, “kendisi benim atamdır” diyen Yiğitler makbuldür.

Sadece son zamanlarda, Hasan Cemal, Can Ataklı, Işın Eliçin, Yavuz Baydar ve Can Dündar gibi, mesleğe yıllarını vermiş gazeteciler, hükümeti eleştirdikleri için kovulmuş ve işsiz kalmışlardır. TMSF’nin kontrolüne geçen Akşam gazetesinde kovulmalar hala devam etmektedir. İsmail Küçükkaya gönderilmiş, yerine bir önceki dönem AKP milletvekili olan Mehmet Ocaktan getirilmiştir. Ocaktan’ın gazeteye ilk transferi, Yasemin Nak adında kimsenin tanımadığı, ama övgüde sınır tanımayan bir hanımefendi olmuştur. Ocaktan ile Nak arasında medyada çıkan dedikodular ise, bu işin ne kadar rezilleştiğinin bir işaretidir.

Uludere hala yargılanmamış, işin ardında ihmali olanlar cezalandırılmamıştır. PKK çözüm sürecini sabote edecek her şeyi yapmakta, verdiği sözlerin neredeyse hiç birini tutmamaktadır. Sıfır sorun politikası dibe vurmuş, etrafımızda dost olduğumuz bir komşumuz kalmamıştır. Suriye ile ilgili hükümetin bütün öngörüleri yanlış çıkmış, Suriye’deki savaş, sınırlarımızın içine kadar girmiştir. İran’ın ülkemiz içindeki oyunları ayyuka çıkmış, sık sık tekrarladıkları tehditleri, hükümet tarafından sineye çekilmiştir. Ama bunların hiç biri bu gazetelerin ve gazetecilerin dikkatini çekmez. Bu konulara asla girmezler. Ülkedeki sıkıntıları görmezden gelirler. Ama övülecek bir şey bulurlarsa hiç affetmezler. Basın tarihinin utanç sayfalarında yerlerini alacak haber ve yorum yapmaktan hiç çekinmezler.

28 Şubatta basının bir kısmının içine düştüğü berbat ve aşağılık durumu, o dönemi yaşayanlar hatırlıyorlar elbet. Generallerden emir alarak manşet yapıldığı günleri geride bıraktık diye çok sevinmiştik. Bugün paşaların yerini iktidarın adamları aldı maalesef. Onların talimatıyla manşetler atılıyor, yazılar yazılıyor. Bazen farklı gazetelerde birden fazla yazarın, aynı kalıptan çıkmış yazılarını okuyoruz. Talimatla yazılan yazıları son zamanlarda çok daha sık görüyoruz. Uzaktan baktığınızda gazeteci gibi dolaşan kişilerin, köşelerini birilerine gönüllü peşkeş çektiklerini görüyoruz. Anlıyoruz asker vesayetinin yerini başka bir vesayet almış.

Bu medya düzeninden anlıyoruz ki; AKP statükoya karşı değil, kendisine bağlı olmayan statükoya karşı. Medyadaki kendi vesayetini adım adım genişleterek yoluna devam etmesi bunun en büyük göstergesi. Elbet bu günler de bitecek. Bugün canhıraş bir şekilde Başbakana yaranmaya çalışanların, Başbakana çakmak için sıraya girdiklerini de göreceğiz muhakkak. Şimdilerde 28 Şubat anılarını yazanlar gibi, AKP dönemi medyası anıları yazacaklar, kendi yaptıklarını anlatmadan. Ve yeni güç sahibinin peşine düşecekler utanmadan, sıkılmadan.

Çok değil birkaç yıl içinde…





1 Ağustos 2013 Perşembe

İsyan

 

Mümtaz'er TÜRKÖNE / ZAMAN 01.08.2013
 
 

 
İsyan büyüyor. Gören gözler için işaretleri çok fazla. En önemlisi, kenarda duranların tavır belirlemek için takip ettikleri ana akım olarak büyümesi.

İsyan halinin başlangıcı, itaatle mükellef olanların gelen emirlere uymaması ile başlar. İtaatsizlik şeklinde başlayan bu pasif direniş, giderek dışarıdakileri de içine alarak karşı koymaya ve son aşamada yıkıma yönelir. İsyan büyüyüp yayılırken iktidarın sağladığı güç, yıpranmanın ve olan bitenlerin hissedilmesine engel olur. Hükümdarların kapısından içeriye en zor giren şey doğruluktur. Türkiye karizmatik otoritenin sağladığı bir intizam ve istikrara sahip. Kurumsal dayanakların zayıflığı, duygusal tepkilerin baskın hale gelmesine ve bu duygusal muhalefetin de yaygın bir isyana dönüşmesine elverişli bir ortam hazırlıyor. Kuralların, dolayısıyla aklın yerini duygular alıyor, siyah-beyaz bir dünya oluşuyor; patlamak üzere olan torbanın içine her türlü duygusal tepki doluyor.

Karşı çıkmak her zaman taraf olmaktan daha çekicidir. En mükemmel olanın bile her zaman hayalleri süsleyen daha mükemmeli bulunur. Muhalefet hafifletir, iktidar sırtınızdaki yükü ağırlaştırır. Bir şeyleri savunmak için yüz sebebin tamamını eksiksiz sıralamanız gerekir. Eleştirmek için o yüz sebepten biri yeterlidir. "Taraftar" bile, kendi takımını desteklemekten çok karşı takıma bağırıp çağırırken tatmin olur. İktidarlar yaptıkları işe odaklandıkları için eleştirileri haksızlık olarak görürler. Zamanla bu haksızlığı ortadan kaldırmak için, muhalefet edenlerle aralarına kalın duvarlar örerler.

Bülent Arınç, eylül ayı ile birlikte Gezi Parkı benzeri yaygın sokak eylemlerini, yani bir isyan beklentisini, istihbarat raporlarına dayanarak gündeme getiriyor. Abdülkadir Selvi, Yeni Şafak'ta aynı endişeyi, Batı'daki mutfağını göstererek tanımlamaya girişiyor. Haberler kötü; ama sosyolojinin istihbaratı olmaz. Büyük kitlelerin rol aldığı eylemler komplo sınıfına sokulamaz. Türkiye'yi yönetenlerin bu isyan halinin sosyal ve psikolojik dinamiklerine eğilmesi ve hiç olmazsa kendi payını gözden geçirmesi lâzım.

Seçimler yaklaşıyor. AK Parti'nin seçimlerden zaferle çıkabilmesi için kutuplaşmaya ihtiyacı var. İsyan sosyolojisine eğilenler, siyasetin bu dinamiğini de "şartları olgunlaştırmak" adına dikkatle kaydediyor. Örgütsüz büyük kitleler isyan halinde sokaklara dökülecekse ve bu isyandan bir siyasî sonuç devşirilecekse, komplocuların çok iyi sosyologlar olması lazım. Sadece teori ustalığı yetmez,  hücrelerine kadar bu toplumu çok iyi tanımaları ve çözmeleri gerekir. AK Parti'nin arkasındaki kitleleri motive etmek için karşısında yakıp yıkan marjinal kitlelere duyduğu ihtiyaç bile, bu sosyolojik vukuftan sonuç çıkartmak için yeterli. İsyanın sosyolojisi kuvvetli; ya iktidarın?

AK Parti, medya üzerindeki nicel kontrolünü genişletirken, niteliksel kontrolünü kaybediyor. İsyan sosyolojisinin belirleyici dinamiklerinden birisi bu. Medya politikaları ile şirket politikalarının izdüşümleri, doğrudan iktidarın itibarını zedeliyor. Kraldan çok kralcılar ortalığı kaplayınca, kralcıların çıkar hesapları, kralın vasıflarını bastırmaya başlar. Medya, vazgeçilmez eleştirel yeteneğini değil, en büyük sermayesini yani itibarını kaybediyor. Eleştirileri yüzünden işinden olan gazeteciler, internet üzerinden daha etkili muhalefet yürütüyorlar. Sosyal medya, bu kalemlerin eleştirilerini isyanın kanallarına yönlendiriyor. Kontrol altında tutulan medya bu dinamiklerden nasibini alıyor. En azından, işini kaybetme endişesi ile dişini sıkanların entelektüel dengeleri bozuluyor; aynada gördükleri yüze küsüyorlar.

İktidarın karşısındaki muhalefet siyasî değil sosyal bir muhalefet. Dar siyasî çevrelerde, resmî binaların koridorlarında değil akıp giden hayatın içinde şekilleniyor. İktidar için en kötüsü: Siyasete dönüşmemekte ısrar ediyor. İktidarın karşısına gündelik hayattan aldığı güçle çıkıyor. Ne kadar marjinal, ne kadar yüksek sınıfa özgü ve ne kadar amorf olursa olsun bu yüzden güçleniyor.

Eğer bir isyan endişesi mevcut ise ve giderek büyüyorsa komplo teorilerine değil, sosyolojiye, yani inceliğe ihtiyacımız var.