Sayfalar

HOŞGELDİNİZ, ŞEREF VERDİNİZ...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Baykal Vak’ası... İz bırakan aceleci komplo


Mustafa KARAALİOĞLU / STAR 10.05.2010


Eğer darbe beklenmedik yerden değil de yıllardır zaten her bahaneyle hedef aldığı kesimlerden gelmiş olsaydı Deniz Bey, bu belden aşağı hamleden sıyrılabilirdi. O vakit muhtemelen, iktidarın işin bir tarafında bulunduğu tezi mükemmel bir şekilde işlenecek; hemen her kritik olayda CHP Basın Bürosu gibi faaliyet gösteren medya bu kez de komployu ustalıkla deşifre edecekti.

Ama böyle olmadı...

O görüntüleri sızdıran her kim ise işini şansa bırakmak istemedi. Pervasızca ve “Bu saldırı CHP içindendir. Hedefi de seni acilen istifaya zorlamaktır. Sakın düşmanı karşı tarafta arayıp, alman gereken mesajı ıskalama” dercesine, apaçık bir sinyal gönderildi.

Hem de Baykal’ın her başı sıkıştığında müracaat ettiği, birlikte aynı kalemden çıkan haberler ürettiği, demokrasiyi birlikte örselediği “malum medya” marifetiyle.

İşte bu yalnızlık Baykal’ı çaresizleştirdi. Her durumda her türlü demogojiyi ustalıkla kullanan, kendisine yönelen her namlunun ucunu karşıdakine kolaylıkla çevirebilen tecrübeli lider birden duruverdi. Muhtemelen, onun için en az komplo kadar şok edici olan buydu...

CHP lideri şok halinde duruyor ama komployu kuranlar, tezgahı tertipleyenler o kadar aceleci ki, geride iz bırakmayı da umursamıyorlar. Belli ki kongreye kadar kalan kısa sürede her şeyi derdest etmeyi umuyorlar.

“CHP medyası” da umursamaz bir rahatlıkla asıl maksadın tasfiye olduğunu tekrarlayıp duruyor.

Eğer böyle bir hesapları olmasa bırakın o görüntüleri kendileri kullanmayı; yanılıp, şaşırıp kullanana bile dünyayı dar ederlerdi, şüpheniz olmasın.

Önce, “Böyle rezalet olmaz” kabilinden timsah gözyaşları ardından “Çekil git” kampanyası. Bir gün arayla oluyor bunlar. Aceleleri olduğu belli... “Demir tavında dövülür” diye düşünüyorlar, gecikirse komplonun ellerinde patlayacağından korkuyorlar.

Akif Beki Radikal’de “Baykal’ı kim taşlayacak?” diye sormuş.

“Baykal’ı, özel hayatından dolayı istifaya zorlayacaksınız, öyle mi? Ergenekon avukatlığı dahil, yaptırmadığınız örtbas hizmeti, sırtına vurmadığınız angarya kalmadı. Yararlandınız, kullandınız, şimdi de haysiyet cellatlarının önüne mi atıyorsunuz?” diye de sorarak devam etmiş.

Bu sorular çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor. CHP, lideri olan Baykal’a, sırf AK Parti’ye cephe muhalefeti etsin diye en ağır ve sakıncalı rolleri oynattı. Ecevit’e yaptıramadıklarını ona yaptırdılar.

Baykal, siyasi hayatı boyunca Kürt sorunundan insan haklarına, dini haklardan 12 Eylül Anayasası’na kadar her alanda ne kadar doğru laf etmişse “CHP lideri olarak” bunları tekzip etti. Faydasına asla inanmadığı katı laikçi siyaset adına, dindarlık ve toplum düşmanlığının bayraktarı oldu ve demokrasiye karşı güçlerin lideri, bırakın Ergenekon’u darbecilerin avukatı olup çıktı. Düşünün, o komplo internete düşmeden sadece birkaç saat önce bile; parti grubuna 12 Eylülcüler’e yargılama yolunu açan maddenin kalkmasına bile direnme talimatı vermiş ve uygulatmıştı.

Partisi ve partisinin yakın çevresindeki çelik halka için bütün siyasi hayatını ortaya koydu ve kendisini tarih nazarında sevimsizleştirdi.

Şimdi... Seçimden önceki son kongrenin arefesinde Baykal’ın tasfiye zamanı geldi!

İster batıl inanç deyin, ister siyasi analiz kabul edin. Bir siyasi hareket, liderine bunu yaparsa, o hareket gün yüzü görmez. Komployla koltuk yakalama dönemi bir başlayacak olursa, o siyasetten kimseye hayır gelmez.

Diyelim, hesaplar tuttu ve Baykal iki haftaya kadar gitti, yerine her kim geçecekse; o da komplonun bir numaralı şüphelisi olmaktan kurtulamaz.

Geçmiş tecrübeler göstermiştir ki gün gelir, görüntülerin kaynağının ve haberlerin adım adım ilerleyişinin izi sürülür, eşkaller de ortaya çıkar.

Acelesi olanların meseleye bir de bu açıdan bakmalarında fayda vardır.

9 Mayıs 2010 Pazar

Gelin Çiçek Derelim...

Hıncal ULUÇ / SABAH 09.05.2010


İşte bir Anneler Günü daha.. Ve yazıyı biliyorsunuz artık. Hatta ezberlediniz belki..
Bir Hıncal Uluç Klasiği.. Ben yaşadıkça, annemi yaşatacak yazım, bir daha.. Kim bilir kaçıncı defa..
Suat Uluç'u çok erken kaybettik.. O bize, biz ona doyamadık, ama kısacık ömründe dört evladını, bizi biz yapan o.. Dünyanın en güzel, en muhteşem annesi o.. Abarttım mı?.. Yapmayın.. Sizinki de öyle değil mi?.
Tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun.. Bu güzel, bu anlamlı, bu duygu dolu günü icat ve annelere armağan edenlere de teşekkür!..

***

Sene 1966 Mart ayı Muhabere Yedek Subay Okulu'nda öğrencilik dönemim bitmek üzere..
Günlerden çarşamba, ertesi gün kura çekeceğiz.. 1,5 yıl görev yapacağımız yeri belirlemek üzere..
Eve geldim, annem odasında hüngür hüngür ağlıyor.. Odasından zaten haftalardır çıkmıyor.. Her gün vücudunun bir başka organına yayılan bir hastalığı var... Kanser.. Günleri sayılı... Gerçeği babam biliyor.. Bir gece ağlayarak bana anlattı, ben biliyorum..
"Hayrola anne" dedim.
Babamla tartışmışlar. Babam asker.. Askerdi.. Şimdi milletvekili.. Genelkurmay başkanı sınıf arkadaşı..
Kara Kuvvetleri Komutanı da öyle.. Bir telefonu yeterli, benim Ankara'da kalmam için.. Annem yalvarmış.. Babam "Herkesin oğlu nasıl giderse, senin oğlun da gider... Bu vatanın iyi yeri kötü yeri olmaz" demiş, çarpmış kapıyı çıkmış gitmiş.. Annem kaderini bilmiyor, ama hissediyor olmalı ki, beni ille de yanında istiyor. Ne dediysem kesemedim ağlamasını.. Sonunda "Bak anne" dedim.. "Bu kadar çok mu istiyorsun Ankara'da kalmamı?"
Sarıldı boynuma.. Dakikalarca öyle kaldık.. Kulağına "Merak etme anne" dedim. "Madem sen bu kadar istiyorsun ben de Ankara'yı çekeceğim... Sen bu gece dua et yalnız!.."
Ertesi gün kurayı yönetecek ekip geldi. Numaralarımız okunuyor. Gidip çekiyoruz. Yüksük gibi bir şey. Açılıyor, içinden tayin yeriniz çıkıyor.. İnanılmaz bir duygu var içimde. Hiç heyecanlı değilim. Ankara'yı çekeceğimden eminim çünkü.. Bu nasıl bir inançtır, bugün hâlâ izah edemem...
Bir yüksük kaptım. Personel Albay'a uzattım "İçinde Ankara yazıyor Albayım" dedim, daha açmadan. Bir kaç saniye sonra mikrofonda yüksek sesle okudu.. "Muhabere Okulu Komutanlığı Emrine... Ankara!..."
Annem heyecanla bekliyordu evde, yatağında oturmuş.. Elindeki upuzun tespihi ile...
Mutluluk gözlerinde nasıl ışıldıyordu bilemezsiniz...
Belki de son mutluluğu..
Annem ertesi gün öldü...
44 yaşındaydı...

***

Bugün Anneler Günü..
Ne severim, Muammer Sun'un türküsünü..
"Güneşin alası çok
Her evin çilesi çok
Analar çeker yükü
Kimsenin bilesi yok.

Çocuğa bakar anne
Evine tapar anne
Gece gündüz çalışır
Yarını yapar anne.

Anamız başımızda
Her öğün aşımızda
Ananın emeği var
Her iyi işimizde...

Gelin çiçek derelim
Yollarına serelim
Sevgi dolu türkülerle
Annemize verelim."
Annelerimize bugün ne versek az!..

6 Mayıs 2010 Perşembe

Deniz benim gençliğim, çocukluğum...


Oral ÇALIŞLAR / RADİKAL 06.05.2010


Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan 6 Mayıs sabaha karşı Mamak Askeri Cezaevi’ndeki hücrelerinden alınarak Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi’ne götürüldüler. Ayakları elleri zincirlerle bağlıydı.
Biz onların yanı başındaki bir koğuştaydık. Cezaevinin çevresinde olağanüstü bir hareketlilik yaşandığını fark ettiğimizde, Denizleri almaya geldiklerini anladık. Biraz sonra cezaevi koridorlarındaki gürültüler arttı. Zincirli kapılar şakırtılar içinde açılıyor, içeriye birtakım üniformalılar giriyor ve kapılar yeniden kapanıyordu.
İnfazların Ulucanlar Cezaevi’nde yapılacağını biliyorduk. Bu hazırlıkların da onun için olduğunu tahmin etmemiz zor değildi. Koridora bakan demir kapılar akşam sayımlarından sonra kapanıp, zincirlendiği için Denizleri görmemiz mümkün değildi.
Denizleri götürüyorlardı. Deniz’in, ‘Eyvallah arkadaşlar’ dediğini duyduk. Onun sesini son kez dinlemiştik. Bizlere veda ediyordu. Yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Arkadaşlarımızı yanı başımızdan alıp idama götürüyorlardı. Koğuşta hepimiz birbirimize bakıyorduk ve sesimiz çıkmıyordu. Götürdüler onları...
Radyodan idam edildiklerine dair Sıkıyönetim bildirisini dinledik. Sabah oldu. Sayım yapıldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Havalandırma kapısı açıldı. Sessizce dışarıya çıktık. Yine kimse konuşmuyordu. Sert adımlarla atılan volta sesleri dışında çıt çıkmıyordu.
Teğmen Burhan Poturna ve doktor Yüzbaşı Metin Denli, bize nispet verircesine keyifle koridorlarda dolaşıyorlardı. ‘Bak astık işte’ diyor gibiydiler. (Daha sonra onları terfi ettirdiler. Metin Denli general oldu, Genelkurmay Başkanlığı Sağlık Dairesi Başkanlığı’na getirildi.)
6 Mayıs 1972 günü gerçekleştirilen idamlar, bir askeri darbenin son ürünlerinden birisiydi. Önce dağlarda kentlerde 68 kuşağının en parlak olanlarını öldürdüler. Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarını imha ettiler. Sonunda da Denizleri astılar.
Siyasete bir kez daha kan girdi. Askeri darbenin ne demek olduğunu bir kez daha anladık. Süleyman Demirel ve arkadaşları Denizlerin idamı için öylesine istekliydiler ki, bazıları Meclis’teki oylamada iki ellerini birden kaldırıyorlardı.
68 kuşağının bir anlamda ‘intihar’ sayılabilecek eylemlerinin psikolojik altyapısını uzun uzun tartışabiliriz. O dönemdeki gençliğin sonuç vermeyecek yollar izlediğini, yanlış sebep-sonuç ilişkileri kurarak hareket ettiğini bugün çok daha net bir şekilde görebiliyoruz, konuyu daha sağlıklı analizlerle inceleyebiliyoruz.
Ama insaf ile söyleyelim, bu devlete yön veren irade, darbelere meraklı militaristler, gençleri köşeye sıkıştırmak, onların özgürlük ve değişim taleplerini kanla bastırmak konusunda en küçük bir kararsızlık gösterdiler mi? Gençlerin, devletin örgütlediği silahlı çetelerin saldırısına uğradıkça, köşeye sıkıştıkça, sonu bilinen silahlı eylemlere yöneldiklerini biliyoruz.
9 Mart 1971 tarihinde bazı solcu grupların bir darbe girişiminin parçası haline gelmiş olmaları, solun darbeci olduğu yönündeki toptancı yorumun temellendirmesi için kullanılan en temel argümanlardan biri.
O dönemde de bugün de solun bazı kesimlerinin darbecilere akraba olduklarını bilmeyen kalmadı. Ancak 6 Mayıs 1972 tarihinde darbecilerle işbirliği yapıp Denizlerin idamlarının gerçekleşmesini sağlayanlar sağcılardı: Başta Süleyman Demirel ve Alparslan Türkeş olmak üzere AP’liler ve MHP’lilerdi. İdam cezaları onların oylarıyla onaylandı, onların çabalarıyla komisyonlardan yıldırım hızıyla geçti.
6 Mayıs 1972’de Denizleri idam edenler darbecilerdi, işbirlikçileri de sağcılardı. Bunu objektif bir tarih bilgisi olarak akılda tutmakta büyük yarar var.
Denizlerin idamı, Mendereslerin idamından sonra siyasete ikinci kez kanın girmesiydi, siyasetin kanlanmasıydı. Bunu diğer cinayetler ve darbeler izledi.
Bizler ise hâlâ gözünü kan bürümüş darbecilerin aramızdan aldığı arkadaşlarımızın yasını tutuyoruz.
Deniz benim gençliğim, çocukluğum...
Onu hatırladıkça, gözlerim doluyor, hep genç kalan fotoğraflarına bakıyorum, yaşlandığımı hissediyorum...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Yeniçeri vesayeti bitmeden, CHP gerçek bir parti olamaz


Emre AKÖZ / SABAH 05.05.2010


Bir ara kafayı 1945-1950 dönemine takmıştım. Bildiğiniz gibi tek partiden çok partiye, şeflik rejiminden demokrasiye geçiş yıllarıdır.
Çok acayip olaylar meydana gelmiştir; kimi komik, kimi trajikomik, kimi trajik...
Sorunların temel nedeni... 1923'ten beri ülkeyi hesap vermeden yönetmeye alışmış CHP'lilerin... Tek parti iktidarlarının avantajlarından vazgeçmeye yanaşmamasıdır.
Kolay değil tabii:
Osmanlı hanedanını kovmuşsun... Halifeliği kaldırmışsın... Kürtleri ve Alevileri kesmişsin... İşçileri ezmişsin... İttihatçıları darağacına göndermişsin... Kurtuluş Savaşı'nı yürüten komutanları ve aydınları ya evine kapatmışsın ya da yurt dışına kaçırmışsın... Komünistleri, Türkçüleri, liberalleri, dindarları, feministleri sindirmişsin... Partileri, dernekleri kapatmışsın...
Ordu senin... Polis senin... Yargı senin... Her türlü muhalefetin canına okumuşsun. Ama sonra...

***
Milli Şefin, kalkmış, "dünyada demokrasi rüzgârları esiyor, Batı âlemiyle birlikte hareket etmeliyiz, çok partili rejime geçiyoruz" sinyalini vermiş.
Bunun üzerine kendi partinin içinden çıkan milletvekilleri, senin karşına dikilip, iktidara aday olmuş.
Al başına belayı!
O günlere ilişkin sürüyle hatıra ve inceleme okudum. En çok güldüğün olay 1945'teki San Francisco Konferansı'na giden Türk heyetinin yaptığıdır.
46 ülke, faşizmi yenenlerin öncülüğünde, 25 Nisan ile 26 Mayıs arasında bir araya gelerek Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulmasını konuşuyor. Herkes demokrasiden, özgürlükten, barıştan söz ediyor.
Biz ise savaş boyunca Almanya'ya göz kırmış, Churchill'in cephe davetine ayak diremiş bir yarı-diktatörlükten başka bir şey değiliz.
Son anda usulen Almanya'ya savaş ilan ederek, kapağı Batı'ya atmaya çalışıyoruz.
Türk heyeti oraya "Valla biz de demokrasiye geçeceğiz" sözünü vermek üzere gitmiş.
Bir şeyler yapmalı. Ama ne?
Derken parlak fikir bulunuyor. Türk heyeti konferans başkanlığına bir öneri götürüyor. Diyorlar ki:
"Bu muhteşem konferansa ev sahipliği yapan kentin adı, 'GÜZEL San Francisco' olarak değiştirilsin."
Kimse takmıyor tabii.
Şehrin adı olduğu gibi kalıyor.
Aklıma geldikçe gülerim.

***
Evet. Akademik çalışma yapmadım ama o dönem hakkında epey okudum.
Ama nedense Başbakan Erdoğan'ın Aziz Nesin'den alıntıladığı o muhteşem metni atlamışım.
Meğer Aziz Nesin, Zincirli Hürriyet dergisinin 5 Şubat 1948 tarihli ilk sayısında Gençliğe Hitabe'yi dönemin faşistlerine uyarlamış.
"Ey Türk faşisti, birinci vazifen, Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara asmaktır..." diye söze başlıyor Aziz Nesin...
Hitabını, "Ey faşist yumurcakları, işte bu ahval ve şerait içinde dahi bütün bu yapılanları kafi görmeden, vazifen matbaaları yıkmak, makineleri ısırmak, namuslu vatanperverleri parçalamaktır. Muhtaç olduğun kazma, balta Halk Partisi'nin ambarlarında mevcuttur..." diye de bitiriyor.

***
Bazen bana, "tek parti dönemiyle niye uğraşıyorsun" diyorlar. Niye uğraşmayayım? Tüm siyasi sıkıntılarımızın temeli o zaman atıldı.
1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatıldığında dönemin CHP'lileri alkış tuttu mu? Tuttu!
Bugün AKP kapatılsa aynısını yaparlar mı? Yaparlar.
Ee, daha ne konuşuyorsunuz?
Tekrarlıyorum: Yeniçerilerin vesayeti son bulmadığı sürece, CHP de gerçek bir parti olamaz.

4 Mayıs 2010 Salı

Kara koalisyon: 12 AK Partili, BDP, CHP, MHP...


Ali BAYRAMOĞLU / YENİ ŞAFAK 04.05.2010


Türkiye bir süredir yeniden PKK saldırıyla sarsılıyor. Şehit tabutları Anadolu'ya geldikçe, siyaset ya da siyasete ilişkin algı da yıpranıyor.

Bu koşullarda siyasetsizliğin, siyasete öfkenin, milliyetçi tepki görüntüsüyle özellikle "demokratik açılıma" yöneldiğini biliyoruz. Bu yönelme, sadece sokakta yumruk sallayanları, MHP ve CHP'lileri değil, iktidar milletvekillerini de etkiliyor.

Nitekim dün Anayasa Değişikliği Paketi'nin, siyasi parti kapatmayı zorlaştıran ve Meclis'e yetki veren 8. maddesi gerekli 330 oyu bulamadı ve düştü.

AK Parti'nin 336 milletvekili var. BDP'nin maddeye destek vermediği düşünülürse, ortada en azından, 8 fire var. Kaldı ki 4 bağımsız adayın oylamaya katılıp, maddeye olumlu oy verdiğini sanılıyor. Bu durumda fire sayısı 12'ye çıkıyor.

İktidar partisinin gücü ve harekât kabiliyeti açısından sıkıntı yaratan bu durum, aslında, Kürt partilerinin kapatılmasının zorlaştırılmasına verilen tepkiden kaynaklanıyor.

Şehit tabutları, PKK saldırıları da bu durumu tahrik etmiş, en azından kolaylaştırmış görünüyor.

AK Parti içindeki milliyetçi eğilim, kendi partisini başarısızlığa uğratacak derece sivriliyor. BTP kendi işine gelecek ve 12 AK Parti'nin sırf bundan karşı çıktığı bir maddeye destek vermeyerek, kendi karşıtlarıyla aynı safta buluşuyor. Ve bu iki grup, el ele 8. maddenin geçmesini engelliyor.

Durum ironiktir, ama o ölçüde de çarpıcı ve önemlidir.

Bir hafta önce Diyarbakır'da Yeni Şafak Gazetesi'nin düzenlediği bir panele katıldım, gerek toplantı sırasında, gerek şehirdeki gözlemlerim, Kürtlerin önemli bir kısmının BDP'ye, anayasaya paketine ilişkin hayırcı tutumundan ötürü tepki duydukları yönündeydi.

PKK'nın dağda yaptığı ile BDP'nin Meclis'te yaptığı bu koşullarda kesişiyor.

Aynı yere, aynı hedefe, aynı şeye hizmet ediyor...

Ülke için demokratik sınırları genişletecek politika yapmak yerine, demokrasi üzerinden kendi yaşam alanını genişletecek politika yapmak, bir tür cemaatçilik...

Kürtler açısından olan budur...

Muhalif AK Partililer açısından siyasi tercihlere elbet saygı duymak gerekir, ama meseleye siyaset ve demokrasi penceresinden yapılan iş az akıllı bir iştir.

PKK ile aynı hedefe hizmet etmektedir...

Koalisyon şudur: 12 AK Partili, BDP, CHP, MHP...

PKK saldırıları konusunda erken uyarılarda bulunan Şamil Tayyar'ın birkaç gün önce yaptığı şu tespitleri son derece anlamlıdır:

"Anayasa değişikliği paketini ve demokratik açılımları engellemek isteyen devlet ve PKK içindeki Ergenekon uzantıları Türkiye'yi kaosa sürüklemek için işbirliği yapıyor. O nedenle Türkiye'nin değişik bölgelerinde eylemler düzenleyerek tansiyonun yükselmesine böylece demokratik atılımların rafa kaldırılmasına zemin hazırlamaya çalışıyorlar.

Bu konuda istihbarat birimlerine ulaşan çok önemli bilgiler ve duyumlar var... Referandum sürecinde, şehit cenazeleri üzerinden kurulan provokasyonların arttırılması için bu saldırılar koz olarak kullanılacak."

Evet, 8. maddenin siyasi yol öyküsü böyledir...

Ama endişe duymaya gerek yok, paketin en önemli maddesi bu değildi ve bu tren, değişim treni, direnenlere, direnler arasına katılan Türk ve Kürt milliyetçilerine rağmen yola devam edecek...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Kendi Hainlerine Bak Paşam

Şamil TAYYAR / STAR 03.05.2010


Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un terörle mücadele laflarının arasına sokuşturduğu şu cümle çok ağırdı: “Türkiye’de basının bir bölümü, çok açık söylüyorum, İstiklal Savaşı’ndaki mütareke basınını dahi aratacak seviyede. Ben inanıyorum ki mütareke basını dahi bu kadar hain bu kadar önyargılı değildi.”

Açıklamayı duyan gazeteciler beni aradı “Başbuğ’un açıklamalarına ne diyorsun?” diye sordular. Açıklamayı satır satır okudum, benden söz etmiyordu. Ne hikmetse, herkesin aklına “muhatap” olarak ben geldim.

Sonuçta, Başbuğ’un sözlerinden Şamil Tayyar çıkarılıyorsa ve kamuoyunda bu yönde bir algı oluşuyorsa, bir iki satır cevap vermem gerekir.

Neden Şamil Tayyar?

Belki birikimden söz etmek mümkün ama temel neden 26 Nisan’da yazdığım Kaos Planı... Demişim ki, yeni anayasayı ve demokratik açılımları engellemek isteyen devlet ve PKK içindeki Ergenekon uzantıları Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyebilir.

Bir de istihbarat birimlerine ulaşan ihbarları hatırlatarak tek tek muhtemel eylem yerlerini sıralamışım.

Peki ne oldu?

Giresun’dan, Tunceli’den ve Diyarbakır Lice’den şehit cenazeleri geldi. Üç adres de yazımın içinde yer alıyor.

Daha vahimi, benim köşeme taşıdığım bu notlar, devletin tüm istihbarat ve operasyon ekiplerinin elinde var. Zaten bana da oralardan geldi.

Keşke “yalancı” çıksaydım, vatan evlatlarının bir damla kanı akmasaydı. O halde soruyorum: Burada hain kim?

Kan akmasın diye çırpınan gazeteci mi, yoksa karakollarını bile bile koruyamayanlar mı? Askerin eline el bombasını tutuşturan veya kendi askerinin ayakları altında mayınları patlatan komutan mı? Yüksekova’da askeri helikopterle uyuşturucu taşıyan asker mi? Ergenekon mu? Kafes mi? Balyoz mu?

Paşam, önce içinizdeki hainlere bakın...

Sarıkamış’ta binlerce vatan evladını bile bile ölüme sürükleyen ittihatçı Enver Paşa’ya özenenler bilsinler ki, felaketin faturasını bu millet öderken, o ittihatçı paşa Alman denizaltısıyla kaçtı.

Mustafa Kemal maskesiyle Enver Paşa rolüne soyunanların maskesi er geç düşecektir, düşmeye başladı. Felaket senaryoları tutmadı, tutmayacak...

2 Mayıs 2010 Pazar

Tunceli saldırısı kimin eseri?

Mümtaz'er TÜRKÖNE / ZAMAN 02.05.2010


Provokasyon uyarılarının yapıldığı bir evrede, bu saldırı hakkında hüküm verirken dikkatli olmalıyız. Tunceli'de Sarıyayla Karakolu'na yapılan saldırı, askerimizi-polisimizi kaybettiğimiz diğer olaylardan çok farklı.
Kullanılan askerî tabirler kafa karıştırabilir; ama açık bir fark var: Mayın patlatarak operasyon engellemekle, bir karakola kalabalık bir grubun baskın yapması farklı stratejilerin tezahürüdür. Bu olay, tıpkı terör yıllarında olduğu gibi düpedüz bir "saldırı hamlesi"; ilk olduğuna göre silahlı bir savaş ilanı olmalı.

Soruyu tekrarlayalım: Kimin eseri?

PKK'nın mı? Saldırıyı PKK dışında bir örgütün gerçekleştirmesi imkânsız. Ama bu eylemin kararını kim verdi? Herhangi bir yerde işareti yok. Bir gerekçesi hiç yok. Siyasal şiddetin, yani terörün kendine özgü bir mantığı vardır. Bu eylemin hiçbir mantığı yok.

İmralı'da Öcalan, ipleri zaman zaman gerip zaman zaman gevşetiyor. Her zaman olduğu gibi aba altından sopa gösteriyor; ama bu eyleme gerekçe olacak bir sözü veya bu şekilde yorumlanacak bir çağrısı yok. Tam tersine ısrarla, müzakere çağrısı yapıyor ve yanlış anlaşılmaması için birkaç kere tekrarlayarak "çatışma ortamı bizim tercihimiz değildir, olmayacaktır" diyor. Son görüşmesinde anayasa paketine % 10 barajının kaldırılması gibi AK Parti'den alınacak genel bir anayasa değişikliği taahhüdü ile, BDP'nin destek verebileceğini bile söylüyor.

PKK'nın dağdaki ve Avrupa'daki sözcülerinden gelen açıklamalar da böyle. Silahlı yöntemle, yani terörle alınabilecek bir sonuç kalmadığı konusunda bir fikir birliği mevcut. Sarıyayla Karakolu'na yapılan saldırıya mesnet teşkil edecek bir strateji değişikliğine dair en küçük bir ifade bile yok.

Tek karanlık bölge, Tokat Reşadiye saldırısında gündeme gelen tartışma. Hatırlarsak PKK bu saldırıyı üç gün sonra üstlenmiş, ama "merkezden gelen talimatla değil, yerel birimlerin inisiyatifi" ile gerçekleştiğini de eklemişti. Reşadiye saldırısının, yine Tunceli bölgesindeki grup marifetiyle yapıldığını da hatırlayalım. Öcalan'ın son avukat görüşmesinde "örgütten ayrılanlara geri dönün çağrısı" var. PKK'nın kendi içinde kontrol edemediği gruplar olduğu anlaşılıyor.

Önceki gün Tunceli'deki saldırının PKK militanları eliyle yapıldığı ortada. Bu saldırının bir örgüt içi bölünmeye dayanması ihtimali de mevcut. Ama ortada bir sonuç var. Bu saldırının ne PKK'nın örgüt çıkarlarına ne de Kürt siyasal hareketine en küçük bir faydası yok. Örgütsel fayda için şeytanla pazarlık yapanlar çıkabilir; ancak bu eylemin Kürtlere vereceği zarar çok büyük.

Eylemi kim yaparsa yapsın, Tunceli saldırısı bir tek merkezin işine gelir. Kimin?

Türkiye çok önemli sorunlarını, özellikle kanıksanmış, adeta bünyenin bir parçası haline gelmiş sorunlarını çözüyor. Kürt sorunu, Alevî sorunu, anayasal düzenin demokratikleştirilmesi ve en önemlisi devlet içindeki suç örgütlerinin tasfiyesi. Bu kadar derinlere işlemiş sorunları çözerken bünye hassaslaşır; saldırılara açık hale gelir. Varlıklarını bu kadar derin sorunlara bağlayanlar, çözümü engellemek için her çareye başvurur.

O zaman bu ülkenin çıkarlarını, hukuku ve meşrû olan her şeyi savunanların kendilerini gözden geçirmesi lâzım. Tunceli saldırısını yapanlarla devlet içindeki çetelerin tasfiyesine şu veya bu sebepten engel olanlar aynı amaca hizmet ediyor. Darbe teşebbüsü için komplolar hazırlayanlarla, Tunceli saldırısını planlayanlar aynı sonucu elde etmeye uğraşıyor.

Tunceli saldırısını, iyice köşeye sıkışan Ergenekon'un kirli dünyası içinde bir yere yerleştirmekten başka mantıklı bir açıklama benim aklıma gelmiyor. Sizin geliyor mu?