Sayfalar

HOŞGELDİNİZ, ŞEREF VERDİNİZ...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Size tatsız bir haberim var...



Serdar AKİNAN / AKŞAM 24.05.2010

Adını koyalım... Bu sabah Türkiye'de gerginlik, umutsuzluk diye bir şey kalmadı. Sokak rahatladı... Artık çok ciddi bir kitlenin oylarının yuvası belli. Kılıçdaroğlu bu rahatlamayı sağladı. Teslim edelim.
'Son ana kadar inanamıyorum. Ama inşallah Kılıçdaroğlu seçilir' demiştim.
Seçildi ve sokak gerçekten rahatladı. Yüzler gülüyor.

Fakat gazetecinin işi goygoyculuk yapıp, hoşunuza gidecek şeyleri yazmak değildir.

Evet AKP heyetinin birçok politikasını beğenmiyorum. Kıyasıya eleştiriyorum. Yıllardır yaftalarla geziyorum. Birçoğu benden hiç hoşlanmaz.
Umurumda değil. İnandığımı söyledim. Söylerim. Söyleyeceğim.
Şimdi okkalı küfürler edeceklerini
bilerek aynı açık, net, samimi eleştirileri CHP'nin bu yeni heyetine yapacağım.

Sayın Kılıçdaroğlu partinin yeni patronu olarak daha ilk günden tam bir hayal kırıklığısınız.

Hazırladığınız liste, tam bir ahbap çavuş ilişkisini yansıtıyor.
Bu vitrin Türkiye'nin son derece dar bir zihinsel, coğrafi, siyasi hattını kapsamaktadır.

CHP'nin kamuoyuna liste diye sunduğu bu yeni vitrin, bir iki isim hariç, yeni döneme ilişkin son derece endişe verici bir fikir vermektedir.
Bu rüzgarla CHP iktidar ortağı hatta iktidar bile olabilir... Şüpheniz olmasın.
Ama AKP ile 'metazori' entegre olunan yeni düzene kapsamlı bir alternatif yanıt üretecek bir pırıltı görebiliyor musunuz?

Bu vasat başta CHP'ye sonra bize, Türkiye'ye ne kazandırır?
Bir düşünün...

Yakın süreçte yoksulluk ve yolsuzluk üzerinden derin bir edebiyat yürür... Allah var... Karşılık alınır.

Ama bölgesel dengelere, enerji, çevre politikalarına, Atlantik ötesi ilişkilere, AB'ye ve vesaireye karşı sözü olan tek bir isim görebiliyor musunuz?
Bu heyetin hangi temel sorunumuza; yapısal sorunlarımıza; kapsamlı, kavrayıcı, etkili, vizyoner bir yanıtı olabilir?

Eğitim, sağlık, adalet, güvenlik konularında hamaset dışında ne sözü olabilir bu vitrinin?

Sadece CHP değil, maalesef Türkiye kaybeder kalibre sorunu olan bu zihniyetle.

Şu anda Başbakan Erdoğan'ın yüzü gülüyor. Neden biliyor musunuz?
Ciddiye alınamayacak kadar tüy sıklet bir yapı, tesadüfen karşısına çıktı...
Baykal'a bu zaman ayarlı suikastı yapanlar neyi hesapladı bilmiyorum.
Şayet bunu hesapladılarsa gerçekten şapka çıkartıyorum.
Türkiye'nin önünü şimdi gerçekten kestiniz.

23 Mayıs 2010 Pazar

Bursasporlu bir babaya mektup



Yiğiter ULUĞ / SABAH PAZAR 23.05.2010

Hatırlıyor musun babacığım, o akşam eve geldiğinde gözlerinin içi gülüyordu. "Bugün sevinmek hakkın çünkü Bursaspor gerçekten çok iyi bir takımı eledi. Yine de abartma, mahalledeki Göztepeli arkadaşlarınla alay etme sakın," demiştin. 70'lerin hemen başıydı. İzmir'de oturuyorduk ve Bursaspor, bir yıl öncenin kupa galibi Göztepe'yi yarı finalde penaltılarla elemiş, Türkiye Kupası'nın finalinde Eskişehirspor'la buluşmuştu. Hafta sonlarımız Altay'ın, Göztepe'nin, bazen de Karşıyaka'nın maçlarında geçerdi ama sen Bursaspor'u tutar, bu arada Adnan Süvari'nin Göztepesi ile Abdullah Gegiç'in Eses'ine çok özel bir hayranlık beslerdin. O takımlar modern futbolu Türkiye'ye tanıtmaya çalışan devrimcilerdi, senin gözünde... Ama Yeşil-Beyaz'ın yeri ayrıydı. 'Işıklar Askeri Lisesi'nin kalecisi' olarak tanındığın Bursa'da, sonraları da amatörce futbol oynamış, 60'ların başlarında Akınspor, Acar İdmanyurdu, Demirçelikspor, İstiklâlspor ve Pınarspor adlı beş amatör kulübün bir araya gelerek oluşturduğu Bursaspor'un ilk heveskârları arasında Pınarspor'da yer almıştın. Sonradan okuyup öğrenince anladım ki, o devir, yani sizin Bursa'yı futbol alanında temsil edecek birliği kurduğunuz günler, bambaşka günlermiş. Hem dünyada hem Türkiye'de... Bugünkü AB standartlarını ta o zamanlarda gündelik yaşamın erişilebilir çıtası haline getirmeye çalışan 61 anayasasıyla özgürlük rüzgârları esmeye koyulmuş, Anadolu'da kendini daha iyi ifade edebilme ve haritanın üzerinde bir yerlere koyma gayreti içinde olanlar, sporda, tiyatroda, müzikte, folklorde bir araya gelmeye başlamışlardı. Sen de askeri liseden sivil hayata dümen kıranlardan biri olarak, tutkunu olduğun oyunun, yaşadığın kenti anlamlandıran, aidiyet duygusunu güçlendiren bir şey olmasını arzuluyordun. 'Şehirli' ve 'sporcu' bir gençlik ateşiymiş sizinki...

ÜÇ BÜYÜKLERE İÇERLERDİN
Kurulmasının ardından, Bursaspor'un ikinci ligde geçirdiği sezonların sayısı bir elin parmaklarını bile bulmadı zaten... Mesut'lu, Ersel'li, Ahmet Tuna'lı ve çubuklu formalı takım kısa sürede birinci ligin de renkli ekiplerinden biri oluverdi. Sen en çok Mesut'a hayrandın, Mesut Şen'e... Onun çizgi üzerinde attığı çalımlara, yürür gibi adam geçişine, kalenin içine falsolu gönderdiği toplara... Milli Takım'ın bir İrlanda deplasmanında Mesut'un, bozuk parayı önce kösele ayakkabısının üzerinde sektirip, sonra da cebine sokması ve adamların aklını başından alması, en favori öykülerinden biriydi. Onun, futbol yaşamının sonbaharında Beşiktaş'a transfer olması, nasıl da üzmüştü seni, hatırlıyor musun? Üç Büyükler'in hemen hiç oyuncu yetiştirmeden, büyük bir açgözlülükle genç yetenekleri Anadolu kulüplerinin elinden koparıp almasına, sonra da onları büyük hoyratlıkla futbol tarihimizin çöp tenekesine göndermesine müthiş içerlerdin. Yetiştirenlere, kendi toprağından fışkıranlara, kısıtlı olanaklara karşın derleyip, toparlayıp takım edebilmişlere büyük saygın vardı. Bunun içindir ki Trabzonspor, şampiyonluk kupasını ilk kez İstanbul dışına kaçırdığında pek keyiflenmiştin. Ve durup durup, "Bir gün Trabzon'un arkasından başkaları da gelecek," derdin. Kimi kastettiğini anlar ama pek üstüne varmaz, ağzından Bursa'nın B'sini bile almaya çalışmazdım. İddialı bir adam değildin çünkü...

KAZANMAK DEĞİL, ADAM GİBİ OYNAMAK ÖNEMLİYDİ
Herkes doğup büyüdüğü toprağın takımını tutmalı, sokağından, mahallesinden çıkan adamları gidip alkışlamalıydı sana göre... Kazanmak değil, oynamak, ama adam gibi oynamak önemliydi. Ter dökmek, bedenin sınırlarını, dayanışmanın insana getirdiği olanakları sonuna kadar zorlamak ve tüm bunlara rağmen yine de başaramıyorsa kendisinden daha üstün olanın elini sıkmak, sporun alfabesinde ilk harfti. Senden hiçbir şeyi öğrenemediysem de, bunu öğrendim babacığım; yenilmeyi... Her seferinde daha iyi, daha güzel yenilip, yendiğim gün yenilenin halinden anlamayı... Senin ve 1971'de İzmir'de yapılan Akdeniz Oyunları'nın sayesinde sporun sadece futbol olmadığını çok erken bir yaşta öğrendim. Beni elimden tutup voleybol, basketbol maçlarına, atletizm yarışmalarına götürmüştün. Tabii bir de kule ve tramplen atlamaya... Klaus Dibiasi'yi gösterip, "Bak, bu adama dikkat et. Olimpiyat şampiyonu. Sırf o başarılı olabilsin, olimpiyatlarda madalya alabilsin diye İtalyan hükümeti onun yaşadığı küçük kasabaya kapalı yüzme ve atlama havuzu yapmış," diye çocukluk yıllarımın inci tanesi öykülerinden birini bir çırpıda anlatıvermiştin bana... İtalya'da Bolzano diye bir yer olduğunu ve oradan çıkan Dibiasi'nin, 1968'den 76'ya kadar olimpiyatlardan zengin bir madalya koleksiyonu yaptığını böyle öğrenmiştim. Onun heykelsi vücudunu, kuleden atlayıp bir zıpkın gibi suya gömülüşünü hayretle izlerken... Belki de bu yüzden, mıh gibi kaldı aklımda...

FUTBOLUN KISIR GÜNLERİ
Bursaspor'un Avrupa Kupaları'ndaki ilk ve en unutulmaz macerayı yaşadığı 1974-75 sezonunda, memleketi Kıbrıs'ta esir düşen kaleci Osman Uçaner'in yerine oynayan Rasim Kara ile yarattığı küçük çaplı mucizeler, koskoca Andy Gray'in takımı Dundee United'ı Deli Vahit'in inanılmaz füzesiyle geçmesi, ardından dönemin bileği bükülmez markası Dinamo Kiev karşısında ezilmeden top oynaması, 'İngiliz' diye bilinen Kemal'in döktürdüğü Avrupa Kupa Galipleri maçları, "İşte bak oldu. Bizim temelini attığımız takım, çıktı Türkiye'yi dışarıda temsil etti. Turlar geçti, devlerle başa baş oynadı," dedirtti sana... Sonra Sedat III ile kıvanç duydun, İzmir Atatürk Stadı'nın milli maçlara ev sahipliği yaptığı dönemde, Bursa'dan milli takıma çağrılan her futbolcuyla birlikte heyecanlanıp, kafanda "Acaba Coşkun Özarı falancayı oynatacak mı?" sorusuyla tribünlere koştun... Türk futbolunun kısır günleriydi. Sevinecek, gururlanacak pek az şey vardı. Bursaspor da ligde başaltı takım sayılmanın dışında bir şey üretemiyordu. O yüzden seninle şöyle doyasıya sevindiğimiz, havalara uçtuğumuz bir kare bulamıyorum. Bir Büyük Mehmet'in son dakikalarda gelen golüyle İzmir'de İsviçre'yi devirişimiz var, o kadar... 'Yemyeşil' kente Nejat Biyediç'in getirdiği heyecana, Musisi'nin başlattığı timsah yürüyüşüne, toprağı bol olsun, Macar Tulipan'ın golüyle kazanılan kupaya tanık olamadın. Ne tuhaf, ben çocukluk sevgilim Bursaspor'u tam da o kupayı kaldırdığı gün bıraktım babacığım, biliyor musun? Kupanın finali tarafsız bir saha yerine Bursa'da oynanınca... Seyirci avantajı yetmezmiş gibi, o dönemin başkanı Cavit Çağlar maçı acayip bir şova çevirince... Başlama vuruşundan önce sahanın ortasına helikopterle Bursalı maliye bakanı inince... Ruhumun kirlendiğini hissettim ve "Babam olsa o da bunları kaldıramazdı," dedim. Dört yıl kadar önce bir gün hasbelkader Saracoğlu Stadı'nda bir locadan maç izledim. Fenerbahçe ağırlıklı bir gruptu haliyle... Bir sezon önce Denizli'de, son maçta kaçan şampiyonluğu tartışıyorlardı. Memleketin anlı şanlı, çok saygın, artık usta mertebesine erişmiş reklamcılarından biri, purosunun dumanını savurarak "Onu bunu anlamam arkadaş," dedi: "Suç bizimkilerde. Maç 16 dakika uzatılmış, o arada o maçı satın alamayan yönetime ben yönetim demem."

BİLİRSİN HİÇ İÇMEM ASLINDA...
"Peki öyle alınmış maça, öyle kazanılmış şampiyonluğa utanmadan sevinebilecek miydiniz?" diye sormadım. Bana kulak vermeyeceği besbelliydi. İnsanların, hatta takımların dakikalar içinde kiloyla alınıp satıldığı bir dünyadan geliyordu üstat... Ve onun gözünde sahada canını dişine takarak ter dökenlerin birer böcekten farkı yoktu aslında... Ağzında purolarla localarda oturanları eğlendiren, onları muktedir kılan zavallı gladyatörler... Sen bana böyle anlatmamıştın babacığım... Muhtemelen senin arkadaşların da böyle anlatmadılar çocuklarına... Onun için Bülent Ortaçgil'in dediği gibi "Biz hiç kaybetmedik desem yalan..." Ama güzel kaybettik be babacığım, adam gibi kaybettik. Sonunda geçen pazar, 16 Mayıs gecesi, ruhun yukarıda, bulutların üzerinde bir yerlerde bayram ederken, belki de çok sevdiğin Vedat Okyar'la kadeh tokuştururken, sessiz bir çığlıkla sevindim ben de... Senin Bursaspor'un, Trabzon'dan sonra -ama çeyrek asır sonra- şampiyonluğu İstanbul'dan kapan Anadolu takımı olarak tarihe geçmişti artık. Etrafımdaki Fenerli dostları, en çok da saf bir sarı-lacivert aşkı babasından miras almış yol arkadaşımı üzmemek için, bağırmadan, çağırmadan, abartmadan bir selam göndermek istedim sana... Vaktin gece yarısını geçtiği dakikalarda, el ayak çekilince bir kadeh şarabın yanında bir sigara yaktım -bilirsin hiç içmem aslında. Günün anlam ve önemine uysun diye bir Bafra bulabilseydim keşke... Yoktu. Filtresiz bulmak çok zor artık. Derin bir nefesle kutladım seni babacığım.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

CHP madenlere inecek mi?



Mehmet ALTAN / STAR 22.05.2010

Sabah uyandığımda iki işçinin cesedi hala madendeydi... Çıkarılanlarında üçünün kimliği belirlenememişti...

Siyasallaşan ama insan ölümlerine aldırmayan Türkiye’de...

... izleyebildiğim kadarıyla muhalefetten hiç kimse Zonguldak’taki dramın peşine gitmemişti...

CHP’de “parti içi iktidar” olmak her şeyden önemliydi... Hâlbuki “emekten yana” olduğunu iddia eden bir partinin tüm varlığıyla Zonguldak’a yığılması ve bu cinayetlerin önlenmesi için sonuç alıncaya kadar demokratik bir isyana kalkışması gerekmez miydi?

Madendeki insanlarımız neden boş yere ölüp duruyorlar?

“Uluslararası Çalışma Örgütü”nün 176 sayılı “Madenlerde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sözleşmesi”ni imzalamadığımız için...

Bunu imzalayıp, etkin bir şekilde uygulasak kimse ölmeyecekti...

Önlem almak yerine insan öldürmeyi daha “ekonomik” bulan ve buna siyaseten göz yuman herkesi “seri katil” olarak ilan etmek gerekir...

Bugünkü CHP Kurultayı “madenlere inen” bir CHP yaratabilecek mi acaba?

***

Dün de yazdım...

Üretim çok düşük...

Maliyet de çok yüksek...

Can güvenliği de yok...

Gereğini yapmayacak isek, buraları “seri cinayetler” için mi açık tutuyoruz?

***

Baktım çok erken saatlerden itibaren posta kutum dolmaya başladı.

“Mehmet Bey, ben de ocakların kapatılmasına farklı açıdan baktım, size katılıyorum.”

Başlıklı ilk mesajda şunlar yazılıydı:

“Tam 12 bin çalışan. Verimlilik, üretkenlik kimsenin derdi değil.

Çıkartılan kömür miktarı düşüşte ve kalitesiz. Bir zamanlar 4-5 milyon ton üretim varken, geçen yıl 2 milyon ton bile değil.

Kömür fiyatları 2007’de tonu 105 TL’den, 2009’da 200 TL’ye çıkmış, neredeyse ikiye katlanmış. Sattığı malın fiyatı ikiye katlanan bir işletme 2009’da 400 milyon TL zarar etmiş. Bu zarar da halkın cebinden vergilerle karşılanmış. Son 10 yılda yaklaşık 4 milyar TL zarar.

Sn. İshak Alaton’un birkaç yıl önce bir hesabı vardı. Zonguldak’ta işçilerimiz o madene hiç inmese, evlerinde otursa ve her ay maaşlarını evlerine göndersek ve çıkarttıkları o kömürün daha kalitelisini ithal etsek, Türk milletinin milyonları cebinde kalacak. Dün kendisi ile konuştum. Bu şartlar hala geçerli.

Bu ocaklar açık kalacak diye ısrar edip, halkın vergileri ile zararı karşılamak, sadece

kapanmasın diye pahalı marketten bile bile alışverişe devam edip kazıklanmaktan farklı değil maalesef.

Artık sağduyu ve mantık galip gelsin. İnsanımızı istihdam ediyoruz masalı ile ölüme gönderiyoruz. Yazıktır. Hem paramızı hem emekçimizi gömdüğümüz o kara delik Zonguldak kömür madenini kapatmayı düşünmeye başlayalım.

Cem Toker,

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı.”

***

Arkasından bir ikincisi:

“Sevgili dostum,

Dün akşam CNN-Türk’te, dört günden beri Zonguldak’ta yas tutan Enerji Bakanı’nı izledim.

Aklımda kalan üç rakam:

15 bin kişi çalışıyor (TTK ve taşeronlar dâhil).

350 milyon lira harcıyoruz?

Röportajda yer alan muhabir, laf arası, ortalama 800 lira aylık için çalıştıklarını söyledi.

Benim bildiğim, her sene TTK 450 ila 500 milyon dolar zarar ediyor. Benim, senin, bizim cebimizden sokağa atılan 700 milyon lira...

Anladım, adamların ‘çalışan gibi’ yaparak, ‘para alır’ gibi hayatlarını karanlık tünellerde harcamalarını önleyemiyoruz.

Bari kafadan bir çarpma-bölme yapsak?

Bu adamları yeraltına indirmesek...

Her ay sonu, evlerine 800’er lira yollasak... Ve onları yeni meslekler için eğitsek...

Eğitmen parasını da buldum:

700 milyon zarar eksi 144 milyon dağıtılan aylıklar eşittir 556 milyon...

Zonguldak iki senede İstanbul olur!

Biraz devekuşu olmaktan vazgeçsek!

Sevgilerimle,

İshak Alaton”

***

Biliyorum herkes kurultay ile ilgili...

Siyaset insanların göz göre göre ölmesini önlemedikten sonra ne işe yarar ki?

Ve sorum şu, kurultay ertesi CHP madenlere inecek mi?

Şayet bu cinayet ekonomisi nedeniyle yaşanan ölümlere “dur” denmeyecek, yüksek ve kaliteli üretim, düşük maliyet söz konusu olmayacak ise, biz bu ocakları acaba neden kapatmıyoruz?

İnsanlar ölsün ve ülke fakirleşsin diye mi?

21 Mayıs 2010 Cuma

Büyük oyuncusun Baykal! Tebrik ederim!



Sevilay YÜKSELİR / SABAH 21.05.2010

Madem, o kasetteki sen ve Ankara milletvekilin Nesrin Baytok değildi.
Madem bu görüntülerdeki kişiler yan yana getirilmiş başka başka insanlardı.
Madem bu kaset tamamen düzmece resimlerden oluşturulmuş uydurma bir filmdi.
O zaman niye ilk gün Baytok'u da yanına alıp, basının karşısına çıkıp, "Eyyy ahali. Vallahi yalan! Billahi yalan! Külliyen yalan!" demedin?
Neden, kaset internete düştükten sonra 3 gün 3 gece bekleyip, ondan sonra istifa ettin?
Neden istifa konuşmanda sadece ve sadece, "Bu bir komplo" demekle yetindin?
Neyi düşündün?
Kasetteki kişinin gerçekten kendin olup olmadığını mı?
Yoksa kendi kendine; "Yav acaba bu ben miyim? Ben böyle bir şey yapmış olabilir miyim?" filan deyip, hafızanda gelgitler mi yaşadın?
Hadi senin dilin tutuldu. Nutkun tutuldu, bir şey diyemedin.
Eee peki, Nesrin Baytok hanımefendi niye, "En büyük sınavı eşim Can Baytok veriyor! Ailece atlatmaya çalışıyoruz bu travmayı!" demekle yetindi.
Niye kocası Bay Baytok er meydanına çıkıp, "Kim ulan benim karımın namusuyla ilgili böyle düzmece kaset hazırladı? Yakarım lan ortalığı" demedi de, sadece belediyelere sattığı bilgisayar fiyatlarının doğrularını açıklamak durumunda kaldı?
Nasıl yani Sayın Baykal, nasıl?
Sen şimdi uyduruk, kimin kim olduğu belli olmayan, düzmece bir filme mi kurban gittin?
Yani Türkiye'nin koskoca ana muhalefet partisinin genel başkanı olan koskoca sen, böyle bir ilişki yaşamamış olmana, böyle bir görüntün olmamasına rağmen mi istifa ettin?
Ne yaptın yahu? Nasıl yaptın böyle bir hatayı? Kim sana ne akıl verdi? Kim sana ne dedi de, sen gaza gelip bütün siyasi hayatını böyle sansasyonel bir jübile ile sonlanmasına izin verdin?
Anlat bize lütfen. Bütün gerçekleri anlat! Çünkü çok heyecanlı oluyor!

20 Mayıs 2010 Perşembe

Kılıçdaroğlu'nun bir fıkra olarak portresi



Salih TUNA / YENİ ŞAFAK 20.05.2010

Hem komplolar CHP'ye engel olamayacak diyor, hem de ilk çıkan "komploya" binip genel başkanlığa doğru yelken açıyor!

Gerçekten de enteresan bir adam...

Aday olmadan birkaç gün evvel de, "Genel başkanlık adaylığım söz konusu değil..." demişti.

Gerçi bu huyu yeni edinmiş değil: Onur Öymen'in Dersim konuşmasını Meclis'te alkışlamış, dışarıda isyan etmişti.

Daha sonra da, alkışlayan ve ardından alkışladığına isyan eden kendisi değilmiş gibi yapmıştı.

Türk siyasetine getirdiği en büyük yenilik de görebildiğim kadarıyla budur: Hiç yapmamış gibi yapmak!

Baykal'ın cumhurbaşkanı olmasından gurur duyacaklarını, bunun için de elinden gelen her şeyi yapacaklarını söylemesi de, aslında bu tuhaf halin tezahürü.

Yoksa...

Cumhurbaşkanı olmasından gurur duyacağını söylediği adamın, genel başkanlık koltuğuna göz dikmezdi.

Belki yine göz dikerdi, de, biraz utanır, ne bileyim biraz sıkılırdı. Bu, maşallah, gayet rahat!

Hayır yani, kaset olayını genel başkanlığa engel görüyorsa, Cumhurbaşkanlığına neden engel görmüyor?

Cumhurbaşkanlığını geniş meşrep bir makam mı sanıyor, nedir?

Madem kaset olayını komplo olarak değerlendiriyorsun, müstafi genel başkanının mezarını kazanlara yardımcı olacağına yanında yer alsana!

Dedim ya, özelliği bu: hiç yapmamış gibi yapmak. Hem satışın kralını yapıyor, hem de hiç yapmamış gibi.

Halbuki...

Bu öyle bir satış ki, Ertuğrul Beyciğim bile "bu proje tutar" hesabı, nehir kenarından ayrılarak, anında "Gandi Kemal"in trenine atlıyor.

Baksanıza ne diyor: "27 Mayıs'ın küllerinden Süleyman Demirel'i çıkarır. / 12 Mart'ın küllerinden Karaoğlan efsanesi doğar. / 12 Eylül, Turgut Özal gibi tarihi bir lideri yaratır. / 28 Şubat'ın külleri Tayyip Erdoğan'a yolu açar. / Bu dönemin haksızlıklarından ve korkularından da, işte böyle bir Gandi Kemal doğar. Yani kural değişmiyor: / Her otoriter dönem, her baskıcı yönetim, yeni bir lideri ortaya çıkarıyor..."

Bakmayın siz Demirel'i, Özal'ı, Erdoğan'ı "ortaya çıkaran" koşulların arasına kaynatıp yedirmeye çalışmasına. En az bizim kadar o da bilir ki, Kılıçdaroğlu, "otoriter yönetim" veya "baskıcı yönetim"in değil, mahut bir kasetin ürünüdür!

Bir de, "Gandi Kemal"i halk takmış demiyorlar mı? Yahu halk Gandi'yi nerden bilsin de taksın?

İlle benzetecekseniz "İsmet İnönü"ye daha çok benziyor. (Üstelik eski genel başkanı.)

Ecevit'in "Karaoğlan" olduğu döneme benzetenlere ya ne demeli?

Hitabeti, entelektüel birikimi, nerden bakarsanız bakın, zerre miskali alakası yok.

Tamam, ezkaza iktidara gelirse, "Enkaz devraldık" diyecek gibi bir hali var.

Tamam, yağ ve gaz kuyrukları döneminin Ecevit'ini bi ufaktan çağrıştırıyor. Ama bu "Karaoğlanlık" bittiğinde tebarüz eden bir hal...

Hepsi bir yana da, madem Karaoğlan'a benzetiyorsunuz, neden "Gandi Kemal" diyorsunuz; "Karaoğlan Kemal" desenize!

Uzun geliyorsa, "Kara Kemal" diye kısaltın.

Kara Kemal, İttihatçıların İaşe Nazırını hatırlatıyorsa, daha da kısaltın. Karaoğlan'ın "ka"sıyla, Kemal'in "ka"sını alıp sentez yapın: "Kaka" olsun.

"Umudumuz Kaka..."

"Halkçı Kaka..."

Bakın böyle oluyor. (Lakin "Kaka Kemal" denilmesin, o yakışık almaz.)

Canım yeter ki Brezilyalı ünlü futbolcuyu hatırlatsın, ziyanı yok. Zaten bir siyasetçiden çok, bir futbolcu gibi "ezbere" konuşuyor.

Mesela, bir gazetecinin, "Gerekirse Baykal'la yarışır mısınız?.." sorusuna, "Niye olmasın. Sonuçta adayız. Adaylık süreci içerisinde delegelerin verdiği oylara saygı duyacağız. Bu bir yarıştır. Bir galibi bir kaybedeni oluyor. Saygı göstermek zorundayız..." cevabını vermiş.

Bu ifadeler size, "Puan ya da puanlar almak istiyoruz... Lig uzun bir maraton...Çıkıp maçımızı oynayacağız... Kazanmak istiyoruz... Yenilmek de var yenmek de, futbolun güzelliği burada..." lakırdılarını çağrıştırmıyor mu?

Aslında bugün "Kılıçdaroğlu fıkralarını" başlatmayı düşünüyordum, ama dünkü yazımızdan biliyorsunuz, hiç keyfim yok.

Şimdilik Kılıçdaroğlu'nun portresiyle idare edin, ileride fıkralarına da bakarız.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Fenlenmiş Amigolar



Engin ARDIÇ / SABAH 19.05.2010

Ne diye bir tarafınızı yırtıyorsunuz? Kılıçdaroğlu seçimi kazanamaz ki!
Hafta sonu bozkırın ortasında kopacak olan küçük insanlar kavgasını kastetmiyorum, genel seçimi kazanamaz.
Baykal'a atılan aşağılık kazığı hiç utanmadan pek güzel kullandınız ama iş orada bitmiyor.
İçinizde en azgın, en saldırgan, en yüreği kararmış amigo bile "kazanır" diyemiyor zaten, beklentinizin üst çıtası en fazla yüzde 30...
Bu oyla da hükümet kurmak mümkün değil.
İstanbul belediye seçimlerinde yenildiğinde onu kazanmış gibi pazarlamak daha kolaydı, bu sefer işiniz zor. Gerçi sizde yüz surat mahkeme duvarıdır ama "oyları yükseltti ya" deyip sıyrılmak size hiçbir yarar sağlamaz. "Belediye seçimlerini genel seçimde ölçü almamak gerektiği" gibi her siyaset bilimi öğrencisinin okul sıralarında öğrendiği temel gerçek sizi etkilemez ama sonuç da değişmez.
Bu yarışta "oynayabildiğiniz" en umut verici küheylan, bir CHP-MHP koalisyonu... (Sarıgül'ü iyot gibi ne çabuk terkettiniz yahu? Size güvenmenin cezasını çekiyor adam...)
Aranızda sıkı solcu geçinen bazı serseriler MHP ile koalisyon yapmaktan utanmayacaklarsa, size birşeycikler demem.
Fakat merak ederim: Kılıçdaroğlu partinize genel başkan olursa, seçime kadar acaba "ne gibi solculuklar" edecektir?
Ev kadınlarına yüzer lira dağıtmak gibi dahiyane projeleri vardı...
Partinizin oy oranının yüzde 20'den yüzde 30'a "gayrımemnun AKP seçmeni" sayesinde çıkmasını bekliyorsunuz... Böyle bir kitle olduğunu bol keseden varsayarak tabii... Sizin Kılıçdaroğlu bunların önüne ne gibi bir sosyal havuç asabilecektir?
Dış politikayı mı tersine çevirecektir? İran gene düşman mı edilecek, Rusya ile Suriye'ye vize mi konulacak, Atina'da Tike ile Güllüoğlu'ndan sonra İskender kebapçısı, Mado dondurmacısı ve Simit Sarayı açılması mı engellenecektir?
Peki, "üçüncü sayfa ağızları" yapmayalım, akademik soralım: Emekli memur Kılıçdaroğlu bürokrasinin partisini halkın partisi yapabilecek midir? CHP'nin değişmesi mümkün müdür?
En fazla Ecevit'in "çakma solculuğu" kadar...
Çünkü "MHP ile koalisyon" umudu, hiçbirinizin solla molla ilgisi olmadığını kabak gibi gösteriyor. Ne sizin, ne de parti kodamanlarınızın.
Sizin derdiniz başka. Onu da biz biliyoruz.
Fenlenmiş amigolar... Zafer'e de, Aydın Bey'e de benden selam söyleyin, yıllardır bekledikleri "inşaat izinleri" hiç de çantada keklik değil.
Şimdiden yazalım da, sonra gene "morarma" durumları ortaya çıkmasın, bu iş Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna dönmesin. Ama siz alıştınız artık "acıların çocuğu" olmaya...

18 Mayıs 2010 Salı

Locayı basanlar “Nerede o o....” diye bağırıyordu



Can DÜNDAR / MİLLİYET 18.05.2010

Fenerbahçe-Trabzonspor maçının hemen sonrası...
Taraftar, şampiyonluk sevinciyle sahaya fırlamış, oyuncularını kucaklamış; ancak ardından gelen “Şampiyon başkasıymış” açıklamasıyla elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi yıkılmış.
Heyecanın birkaç saniye içinde hüsrana dönüştüğü anlar...
Zaferin yerini bozgunun almasıyla karnaval havası da birden hiddet dalgası şeklinde kabarıyor.
Derin hayal kırıklığı hızla şiddetli bir öfkeye evriliyor.
Önce stadın koltukları kırılıp devriliyor.
“Mücadelenizle hayata direniyoruz” diyen pankartlar ateşe veriliyor.
Şimdi kale arkasında, yukarıdan yağan sandalyelere karşı baraj oluşturmuş polisler var; bir de itfaiye araçları... Yanan tribünlere su sıkılıyor.
Kara bir duman, sarı lacivert balonların asılı durduğu kapalı tavanına üşüşüyor hızla...
Zafer tacı olarak hazırlanmış konfetiler alev alıyor.
Saat 23.00 olmuş; maç biteli 1 saati geçmiş.
Az önce “En büyük başkan” olarak selamlanan adam, şimdi öfkenin hedefinde...
Çılgın kalabalık, nefretini yöneltecek hedef arıyor.
Çıkış tünelinin körüğünü tekmeleyerek;
“En büyük taraftar/ yönetici sahtekar” diye bağırıyorlar.
O sırada 1907 locasından bir genç kız, aşağıda isyan bayrağı açanlara “Nankörler”diye bağırıyor.
Bağıran, Fenerbahçe yöneticilerinden birinin kızı...
5 dakika sonra 15-20 kişilik bir erkek grubu, (belki de öğlen Develi’de söz Cimbom’dan açılınca “Fenerbahçe büyüktür/küfretmez” diye sus işareti yapanlar) ağızlarında en gariz küfürlerle locayı basıyor: “Nerede o o...u” diyerek genç kızı arıyorlar.
Genç kız, yan kapıdan zor bela kaçırılıyor. Bir linç, kılpayı önleniyor.
Dayağı, kızı korumaya çalışan koruma yiyor. Sessiz koruma, kalabalık taraftar karşısında çaresiz, hırpalanıyor. Olay yerine gelen polise “Siz karışmayın, bu iç işimiz” deniliyor.
Polis gözetiminde tokatlar, yumruklar havada uçuşuyor.
Az sonra, stadı bir yangın yeri gibi bırakarak dağılan kalabalık, önce basın toplantısının yapılacağı konferans odasının kapısını tekmeliyor.
Yeniçeri ayaklanmasını hatırlatırcasına “kelle istiyor”. “Onları bize verin” diye haykırıyor.
Kimseyi bulamayınca stadın üst katlarına çıkan duvarlarda asılı fotoğraflardan alıyor hıncını...
Aziz Yıldırım’ın ve futbolcuların gülümseyen dev fotoğrafları birer birer devriliyor, yırtılıyor, tekmeleniyor.
Bir halk ihtilali havası var.
Kapıdakiler “Dışarı çıkmayın, orası daha kötü” diyor.
Kadıköy sokakları bir iç savaş görüntüsü yansıtıyor.
Polis, itfaiye, ambulans, özel güvenlikçiler oraya buraya koşturup isyanı bastırmaya çalışıyorlar.
Futbolcular ve yöneticiler içerde; kaçmanın, canlarını kurtarmanın bir yolunu arıyorlar.
Yerler kırılmış bira şişeleri, indirilmiş camlar, yırtılmış bayrak ve pankartlar, sönmüş balonlarla kaplı...
Sağda solda hıncını alamamış çubuk formalı Fenerliler ağlıyor.
Kör öfke, az sonra polisi de hedef alıyor.
Onların üzerine de bira şişeleri yağıyor.
“Bir spor müsabakası”ndan geceyarısı “Canımızı kurtardık, şükür” diye ayrılıyoruz.
İnsanoğlunun yenilmeyi sindiremeden yenmeyi öğrenemeyeceği gerçeğini bir kez daha acıyla idrak ediyoruz.