Sayfalar

HOŞGELDİNİZ, ŞEREF VERDİNİZ...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

2000... 2006... 2010...



Cem KUREL / LİGTV.COM.TR 17.05.2010


17 MAYIS 2000
Spor gazetecisi olmanın en kötü yanı duygularla mantığın, içinizden geçenle dışarıda olanın arasında kalmaktır...

Yıllarca parçası olduğunuz renklerin başarısına koşullanmış bir taraftardan, bilinçli bir spor insanına dönüşmeniz lazımdır ki; bu dönüşümün derecesi sizin spor adamlığındaki kalitenizi belirler...

Aynı durum, vatandaşlık bilinci için de geçerlidir...

Takıma fayda-ülkeye fayda arasında kalırsınız kimi zaman...

Tıpkı benim, 17 Mayıs 2000'de, tam 10 sene önce yaşadığım gibi...

Spor gazeteciliğine mola verdiğim, bir eğlence programınının yönetmenliğini yaptığım günlerde gelen UEFA şampiyonluğunda...

Fenerbahçeliliğimle Türklüğüm, kalbimle aklım arasında gidip gelen dakikalar, sarı-kırmızıyı Avrupa'nın tepesinde görmekten duyacağım rahatsızlığı bilmekle Avrupa'ya bir Türk takımının ders verişinin vereceği gurura özlem arasında bocalanış...



Ve tüm bu duygu gidip-gelişlerinin ardından kendimi, elinde Fenerbahçe bayrağı, Fenerbahçe'nin kalesi Bağdat Caddesi'nde tur atıyorken bulmam...

Her ne kadar hala Galatasaraylı dostlarımızla atışırken karşılığını bulamadığımız bir argüman olsa da; bize o günleri yaşatanlara şükranlarımızı sunup, aktüeliteye dönelim...


16 MAYIS 2010
16 Mayıs, düne kadar, biricik annemin doğum günüydü benim için... Eğer ki dün Fenerbahçe şampiyon olsa öyle kalmaya devam edecekti... Ama artık farklı...

16 Mayıs herşeyden önce 16'dır!
Bursa'dır... Şampiyondur!

16 Mayıs, Türk futbolunun ufkunun açıldığı gündür...
5. şampiyon, 6., 7., 8. şampiyonun müjdecisidir...

16 Mayıs, "Bizi şampiyon yapmazlar" diyerek işin kolaycılığına kaçan vizyonsuzları tarihe gömmüştür...
Bundan sonra Kayserilisi, Gazianteplisi, Eskişehirlisi ve diğerleri bu lafla uyutulamayacaktır!

16 Mayıs, çapsız yorumlarıyla ortalığı dedikoduya, şüpheye, çirkefliğe bulayan komplo teorisyenlerinin reziiiiiillll olduğu gündür...
Gazetecisinden siyasetçisine, taraftarından yöneticisine kadar; ya reyting için, ya belirli kesimlere sevimli görünmek için ya da sırf başkalarının başarısına saygı duyma erdemine yoksunluktan insanların onuruyla oynayanlar; topluma sundukları komplo teorisinin komedyaya dönüşmesiyle "boş beleş konuşan bir kaç adam" sınıfına girmişlerdir.

İçinde bulunduğu siyasi ortamın çirkinliğine bakmadan atıp tutan siyasetçi bir de şimdi konuşmalıdır...

Geçmişinde yaptığı hataları unutan hakem ve futbolcu eskileri bir de şimdi konuşmalıdır...

Daha bu sene ortaya çıkan skandalı göstermelik istifalarla geçiştirenler, bir de şimdi konuşmalıdır...

Kendi takımının lehine olan her şeyi "temiz" rakipleri lehine olan herşeyi "kirli" göstermeyi taraftarlarlık zannedenler bir de şimdi konuşmalıdır...

Komplo teorileri fos çıkmıştır... Kimi yerde "Tek adam", kimi yerde "3 büyükler" yönetiyor denilen lig, Anadolu'nun cesur ama mütevazı kulübünün zaferiyle bitmiştir...

16 Mayıs, Türkiye'de yaşanan her kötü olayı tek bir insana bağlayarak, herşeyi onun yönettiğini öne sürerek, farkında olmadan o insanı olduğundan daha büyük ve daha güçlü gösteren "Aziz Yıldırım Takıltılıları" bir kez daha komik duruma düşürmüştür...

Ve tabii ki 16 Mayıs, yıllarca unutulmayacak bir skandalın tarihe düşüşüdür...

Başkanından taraftarına, futbolcusundan teknik heyetine kadar koca bir camianın her ferdi alay konusu olmuştur...

Yaşanan bu rezalet, kaçan onlarca şampiyonluktan, rakibinizin UEFA'yı almasından, herşeyden ama herşeyden vahimdir...

17 kez şampiyonluk tacını giyen, ekonomik yapıda rakiplerine tur bindiren, öyle ya da böyle onlarca başarısı ya da başarısızlığı olan bu kulüp, tarihinin hiçbir gününde böylesine bir komedyayı sahneye koymamıştır...

Hesabı verilmelidir!


14 MAYIS 2006-16 MAYIS 2010
"Tekrarlanamayan başarı tesadüftür" sözü, Denizli'de kaçan şampiyonluğun tesadüf olmadığını da gösteriyor olsa gerek...

Ama Fenerbahçe'de verilmesi gereken hesap, son maçta kaçan şampiyonluk üzerinden yazılmamalı...

Dev bir rakibi sahasına hapseden futbolcuların, 90 dakikaya sığan becerisizliklik ya da rakip kalecinin başarısı yüzünden çizgiyi geçmeyen vuruşları, kelle koparmamalı...

Sorgulanan, zihniyet olmalı...

Tek hedefin lig oluşu sorgulanmalı... "Atletico Madrid ya da Fulham'dan kulüp olarak neyimiz eksik?" diyerekten...

Avrupa'da başarıyı sadece rakiplerinden izlemeye alışkın bir camiaya Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynatmanın ödülünü uçak biletiyle alan Zico'nun gönderilişi tartışılmalı...

"Ben Beşiktaş'ta oynamak istiyorum" diyen bir futbolcuyu ısrarla isteyip, ayağına gidip alan; ama -bence- kendi camiasının büyüklüğünü uçakta unutan ihtiras sorgulanmalı...

Altyapıdan tek bir futbolcu çıkaramayan, genç futbolcu transfer edip Anadolu takımlarına kiralamaktan öteye gidemeyen "Rent-A-Player" zihniyet masaya yatırılmalı...

Meslek onuru, peşinizden koşan milyonlarca insanın mutluluğu, her sene aldığı minik servetin karşılığını vermek gibi "haysiyet" meselesi olan kavramları umursamadan; "Büyük patron ofisi basınca" aklı başına gelip çalışmaya başlayan ama geçmişin kayıplarını kapayamayan yan-gel-yat rehavetçilik sorgulanmalı...

Eğer ki bunlar sorgulanmazsa, aktörler, "2006'yı 2007 ile kapattık, bunu da 2011 ile kaparız" diyeceklerdir ki; bu en büyük yanılgı olur..

Şöyle ki;
2006, 2 sene üstüste elde edilen şampiyonluğun ardından gelmiştir...
2010, 2 sene kaçan şampiyonluğun...

2006, ezeli rakibin 100. yılında elde edilen şampiyonluktan sonra ve kendi 100. yılından önce gelmiştir...
2010, 2 yılın sabırsızlığının ardından ve 2006 kabusu unutulmadan...

2006, yabancı bir sahada, can pazarındaki bir rakip karşısında, sindire sindire kaçmıştır...
2010, Kadıköy'de 55.000 çubuklunun gözü önünde, ununu elemiş bir rakip karşısında...

2006'da kaçan şampiyonluk bir tokat gibi vurmuştur...
2010, önce sahada timsah yürüyüşleri yaptırmış, ardından ağlatmış, cümle aleme rezil etmiştir...

2006 bir sportif olaydır...
2010 ise skandal!


BURSASPORUM.COM'A AÇIK MEKTUP
Açık ve net:

Başkan İbrahim Yazıcı haricindeki her Bursasporlu adına en az onlar kadar mutluyum... Sayın başkan tarihe geçmiştir evet, çok da başarılıdır ve alkışlanmalıdır; ama meslektaşıma atılan o tokat, hafızamdan asla silinmeyecektir...

Ama bu, benim Bursaspor'a duyduğum sevgiyi, hayranlığı zedeleyemeyecektir...

Ertuğrul Sağlam'dan başlayarak her futbolcu, her hoca, her masör, her temizlik görevlisi...
"Yeşil Beyaz"a emek veren her insan, 70 milyonca ayakta akışlanmalıdır...

Ama en fazla, taraftar alkışlanmalıdır...

Çünkü onlar, başarıya ve iktidara tapanlar arasına katılmamıştır...

Onlar başarıya değil renklere aşık olmuşlardır...

Onlar; Moda'da gezmeden Fenerbahçeli, Florya'da deniz kenarında çay içmeden Galatasaraylı, Dolmabahçe'ye arabayı çekmeden Beşiktaşlı olan; şehrinin takımını ise "Canım onu da tutuyorum tabii" yalanıyla öylesine destekleyenler listesine girmemiştir...

Ne dedim? Bursasporum.com...

Sevgili Numan, Cengiz, Ahmet, Aydın ve diğerleri...

Bakın buradan söylüyorum:

5 yıldır beni gece gece Bursa'ya çağırıp, salonlar tutup, organizasyonlar düzenleyip, nasıl şampiyon olacağınızı anlatıp, bir hayali kutladınız...

Buna beni de inandırdınız...

2 yıldır "Sivas şampiyon olsun" dedim diye bana kızdınız...

Eee, şimdi olmuşu kutlamazsanız, beni de oraya çağırmazsanız, iki elim yakanızdadır ona göre...


OLMAYACAK DUAYA AMİN
Dilerim seneye herkes, kendisi için istediği adaleti, saygıyı ve takdiri; başkalarına sunmaktan çekinmez...

16 Mayıs 2010 Pazar

Hayat ölü ele geçirilirken ne yapmıştın usta!


Umur TALU / HABERTÜRK 16.05.2010


HABERTÜRK’te Şükran Özçakmak iki gün üst üste “gaipten haberler” verdi! 10 yıl önceden. “İdam mahkûmu” olmadan, devletin cezaevinde “infaz ettikleri”nden. Kimi, mahkûm bile değil, sadece “emaneten” tutuklu iken.

MÜSTAHAK KÜLTÜRÜ

Önce 1999 sonunda Ankara Ulucanlar’ı, yani “Devlet Cezaevi”ni “ölü olarak ele geçirmişti” devlet. Oradan, medyanın üstüne bastığı 10 ceset çıktı! 2000 sonunda, tarihin en adi isimlerinden biriyle, “Hayata Dönüş” diye, devlete emanet canları “Ölüye Dönüştürme” operasyonu başladı.

12’si Bayrampaşa’da, 28 kişi de “hayata dönüşte ölü ele geçirildi”. Birisi “yasadışı sol örgüt üyeliğinden mahkûm” diye... Hatta tutuklu, hatta sadece sanık, o anda sadece zanlı olsa bile... “Ölümü hak etmiştir” diyen bir kültürde bunları sorgulamak kolay değildi ki...

BİLGİ, BELGE

“Zamanaşımı” girdabında; hükümet ve Jandarma’da “üst sorumlular”ı değil, o zaman 20’li yaşlardaki 39 eri “kasten adam öldürmek” ten sorumlu tutan iddianame bile 10 yıl sonra çıkabildi. Burası “demokratik hukuk devleti” ya... Hukuk “operasyondakilerin isimleri”ni talep etmiş; valilik üç kez soruşturma izni vermemiş, operasyondaki Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı ise “bilgi ve belgeye rastlanmadı” diye tersleyebilmişti. Bilgisiz, belgesiz korsan devletti sanki! İdare Mahkemesi kararıyla “bilgi ve belge” bulunabildi.

SUÇ ORTAKLIĞI

O günlerde birazcık aklıselim, devletin “adam öldürmek” suçuna nasıl battığını anlamaya yeterdi oysa. Savcılar için de, özellikle gazeteciler için de.

“Ceset fotoları”ndaki kanlı izlerin tuhaflığı bile yeterdi. 10 yıl sonra, “Kurşun yaraları bıçakla genişletilmiş” tespiti yapılıyordu. Ulucanlar’daki “kesik kulak,
çivili sopayla delik deşik bedenler” iddiaları nasıl hiç dikkate alınmadıysa, bunlar da hiç görülmedi. Çünkü, ülkenin büyük gazeteciliği katliamın yalakalığını yapıyordu!

CILIZ VE KORKAK

Hakikaten vicdan, insanı kovalar!

M. Y. E. Ö. Z. M.; Açın bakın attığınız başlıklara, çıkardığınız spotlara, yazdığınız haberlere, döktürdüğünüz köşelere.

10 yıl geciken mahcup ve titrek bir iddianame kadar bile yüreğiniz yok mu!

Hani, “Sahte oruç, kanlı iftar” başlığı atmıştın... Hani, onca cesedin çıktığı yere,“Ölüm orucu yaptığı sanılan birçok mahkûmun turp gibi olduğu görüldü” diye spot yazmıştın... Hani, “Mahkûmlar Kalaşnikof’la ateş açtılar... Örgüt liderleri mahkûmlara benzin döküp kibriti çaktı... Örgüt yaktı, jandarma kurtardı...” diye haberler çakmıştınız... Hani, “Hiç insana kendini yak emri verilir mi, diyecek bir sesi arıyorum. Cılız ve korkak bile olsa bu sesi arıyorum” diye döktürmüştün... Hani hiç utanmadan, ölümlerin üstüne “Hayat güzeldir” manşeti döşemiştin!

10 yıl geçti işte...

İçeriden ateş açılmadığı, silahlı direniş olmadığı, tavanda delikten gaz bombası atıldığı, ölümlerin bir kısmının 100 metreden ateş edilerek vuku bulduğu... hatta kurşun yaralarının (neden?) bıçakla genişletildiği hukuk raporlarına girdi... Sizin umurunuzda bile değil! İsimleriyle sanık 39 erin 28 ölüye dair vicdani muhasebesini dahi yapmayacak, erlere emir veren sivil ve asker büyüklerle birlikte hep arazi mi olacaksınız? Hiç utanmadan mı hep itibarlı kalacaksınız?

Cılız ve korkak olsa bile...

Bir sesiniz çıkmayacak mı!

Not: Bir tiksinti veren de şuydu: Sadece devletin ölümüne operasyonunu sorgusuz, kuşkusuz ve yalanla desteklemediniz; hükümetle menfaat ilişkisi içinde olduğunuz için de, katliamda bile “yandaşlık” yaptınız. Çok ayıp ettiniz!

ALAKASIZ NOT: Ertuğrul Günay ile Başbakan, “kaset” üstüne neler demeye
başladıklarının farkındalar mı? Eşleri onları “kadın duyarlılığıyla” uyarmaz mı?

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Bıraktım demek bu kadar mı zor?

İsmet BERKAN / RADİKAL 15.05.2010


Pek çok kişi aynı örneği verdi, ben de dayanamayıp vereceğim. Britanya’da İşçi Partisi lideri ve Başbakan Gordon Brown, seçimi kaybettikten sonra partisinin liderliğinden istifa etti.
Brown, İşçi Partisi’ne tam 13 yıllık bir iktidar dönemini açan ‘New Labour’ hareketinin önde gelen üyelerindendi. Partinin yeni teorilerini geliştirme ve hayata geçirme konusunda, bir önceki başbakan ve lider olan Tony Blair’den daha önemsiz biri değildi, her zaman ikinci adamdı, yaşanan ekonomik başarının arkasındaki entelektüel güçtü, ‘shareholder society’ politikalarının mucitlerindendi ve uygulayıcısıydı.
Ama Brown, ‘Şimdi İngiltere’nin en önemli ikinci işini bırakıp bir numaralı işi yapmaya, aileme gidiyorum’ dedi, arkasına bakmadı bile, İskoçya’ya, kendi seçim bölgesindeki aile evine döndü.
Orada da Bronw’ın arkasından ağlayanlar, ‘Bırakma’ diyenler var ama o bıraktı. Partisinden ona da gelip gitmek isteyenler var, ondan yerine geçecek yeni lideri işaret etmesini, birilerini desteklemesini isteyenler var ama o kimseyle görüşmüyor, partisinin seçimine karışmıyor, en azından şimdilik.
Bir de bize bakın... ‘Benim özel hayatımla ilgili tartışmalar nedeniyle partim zarar görmesin’ diyerek Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı’ndan istifa eden Deniz Baykal, daha partisinin merdivenlerinden inmeden geri dönmenin hesaplarını yapmaya başladı; kapıyı özellikle açık bırakıyor.
Baykal geri dönüş için kapıyı aralık bırakmasa bile partisinin geleceğinde, kendi yerine gelecek ismin belirlenmesinde söz sahibi olacağını neredeyse her gün açık açık söylüyor.
Gordon Brown’ın tam tersi bir örnek yani.
***
Türk siyasetinde krizli-çıkmazlı durumlarda sık sık akla gelen bir söz ve tam da bu sözün gerektirdiği bir davranış biçimi var: Neyin olacağını görmek için neyin olmayacağını görmek...
Şimdi bazı yorumcular, Baykal için bu sözü kullanıyorlar. Yani, Baykal’ın olası bütün alternatif isimlerin olmazlığını bir bir gösterip sonra kendisini yeniden genel başkanlığa getirecek, hem de daha güçlü biçimde getirecek, deniyor.
Bilmiyorum Baykal’ın kafasından neler geçiyor ama benim görüşüm farklı. Bence gerek Deniz Baykal’ın kendisi ve gerekse partisinde her gün onu göreve davet edenler, sonunda Baykal’ın geri dönmesinin olanaksızlığını görecekler ve ancak ondan sonra yerine yeni isim arayışları, hatta belki parti içinde serbest bir yarışma başlayacak gibi geliyor.
Baykal’ın geri dönüşü bana göre olanaksız; daha doğrusu elbette olanaklı da, bu hem Baykal’ın hem de partisinin siyasi intiharı anlamına gelebilir.
Zaten Baykal bunu gördüğü için genel başkanlıktan ayrıldı, üç-beş köşe yazarı
‘ayrıl’ dediği için değil. Bundan beş gün önce Baykal’ı istifa ettiren gerçekler ortadan kalkmadı veya değişmedi ki Baykal sekiz gün sonra genel başkan olsun?
Fakat CHP, diğer bütün siyasi partilerimiz gibi ‘clientelist’ bir parti. Delegelerden tutun da her düzeydeki yönetim kademelerine kadar görevli herkes şu veya bu biçimde, şu veya bu kadar genel merkeze ve liderine bağlı, bağımlı, hatta çıkar ilişkisi içinde.
O eski müşteri-dükkân sahibi mekanizmalarıyla oluşturulmuş koca bir düzen var. Bu düzenin Baykal’a göre ve bizzat Baykal tarafından kurulduğunu da biliyoruz. (Aynısı Ak Parti’de Erdoğan’a göre ve Erdoğan tarafından kurulduğu gibi, MHP’de Bahçeli’ye göre ve Bahçeli tarafından kurulduğu gibi...)
İşte bu koca mekanizmanın, tabir caizse ‘tedarik ağı’nın Baykal’dan vazgeçmesi, onsuz bir hayata intibak etmesi kolay değil.
O yüzden Baykal’ın geri çağırılmasından daha doğal bir şey yok.
Ama yine de bu işte doğaya aykırı bir istek de yok değil: Baykal’ın gitmesine neden olan şartlar hâlâ yerinde duruyor.
Önce Baykal, gittiğini, bittiğini kabul edecek, ancak ondan sonra CHP’de adaydan, adaylardan söz etmeye başlayabileceğiz.

14 Mayıs 2010 Cuma

Haşim Kılıç’ın koruması artırılmalı


Şamil TAYYAR / STAR 14.10.2010


Yüksek Seçim Kurulu, dün yeni referandum takvimini açıkladı: 12 Eylül 2010. Kaderin cilvesine bakın, 12 Eylül Anayasası’na en ciddi darbeyi indiren değişiklik paketi, 12 Eylül darbesinin 30. yıldönümünde halkoyuna sunuluyor.

Burada tartışılması gereken asıl tartışma başlığı, YSK’nın referandum süresini 60 güne indiren yasal düzenleme yerine süreyi 120 gün olarak belirleyen eski yasaya göre karar almasıdır.

Malum, süreyi kısaltan yasa çıkarılırken CHP, referandum yasasında yapılacak değişikliğin seçim kanunlarında yapılacak değişiklik esaslarına tabi olduğunu belirterek, seçimlere 1 yıl kala bu yasa hükümlerinin uygulanamayacağını savunuyordu.

CHP’nin tezi ağırlıklı olarak, 2007 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in referandum süresini kısaltan yasa değişikliğini seçim yasasının parçası olarak değerlendirip veto etmesine dayanıyordu.

AK Parti ise bu teze şiddetle karşı çıkarken, yeni bir 367 oyunuyla karşı karşıya oldukları iddiasını dile getirmişti.

Hatta TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya’nın şu sözleri dikkat çekiciydi: “Atıf hukuku ile seçim hukukunu birbirine karıştırıyorsunuz. Seçim ile referandum kurumsal ve yapı olarak aynı mı? Hayır ayrı. Bu yorumun dinlenebilir dayanağı yoktur. Analojiden ayniyet üretirseniz hukukun başlangıcında kalırsınız.”

Dün YSK bu tartışmaya son noktayı koydu, CHP’nin dediği oldu.

Anayasa değişikliği paketini engelleme girişimlerinin sadece parlamentoyla sınırlı kalmayacağı, bu sürecin YSK ve Anayasa Mahkemesi ayaklarının olacağı iddiasını defalarca dile getirdik. Nitekim, YSK, uzun süredir kuşatma altındaydı, görüşme trafiği artmıştı, gelenlerin gidenlerin haddi hesabı yoktu.

YSK’nın bu kararı, maksadı aşan yorumla alınmış Sezer Patentli yeni bir 367 kararıdır.

İlk rauntta parlamentoda kaybedenler YSK’nın bu kararıyla ikinci raundu kazandılar.

Üçüncü raunt, Anayasa Mahkemesi’nde...

CHP, YSK’nın bu kararıyla, iptal başvurusunun referandumdan önce 60 gün içinde karara bağlanmama ihtimaline karşı ilave 60 gün daha kazandı.

Böylece, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın paketle ilgili görüşme takvimini referandum sonrasına bırakma ihtimalinin önüne geçilmek isteniyor. Oyun kurucular, Kılıç’ın 4 ay gündemi oyalamayacağını ve
iptal kararının referandumdan önce verileceğini varsayıyorlar.

Gerçi, referandumdan önce yürürlüğe girmemiş anayasa hükümlerinin iptaline ilişkin dava açılamaz ama büyük mütefekkir Sabih Kanadoğlu ve müritleri fetvayı verdiler bile.

Velhasıl oyun devam ediyor.

Şu anda referandum sandığının tek güvencesi Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç olarak gözüküyor. Paketi 4 ay içinde gündeme alırsa, iptali yüzde yüzdür. Ne yapıp edip sandığın önünü açacak.

Bu ağır sorumluluğu nedeniyle provokatif eylemler de gündeme gelebilir. Haşim Kılıç’ın şu andan itibaren güvenliği daha üst düzeyde sağlanmalıdır.

Anayasa değişikliğini ve demokratik açılımları akamete uğratmak isteyenler, sistemi kullanarak çözüm üretemediklerinde her yola başvurabilirler.

Son Kaos Planı, en somut örneğidir.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Ankara'da üç tayyare


Akif BEKİ / RADİKAL 13.05.2010


Bir tayyare, Kemal Kılıçdaroğlu’nu uçurdu.
Pilot kabininde Mustafa Özyürek ile yardımcı pilot Gürsel Tekin oturuyor.
Alıp havalandırdılar onu.
Şöyle oldu;
Mustafa Özyürek yaptı kalkışı...
Halef olarak Baykal’ın aklından Kılıçdaroğlu’nun geçtiğini ima etti.
İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin de, yemeden içmeden balıklama daldı mevzuya.
Genel başkanları münasip gördükten sonra, işaret buyurulan adayın arkasında kenetleneceklerini söyledi.
Kılıçdaroğlu’nu hedef menziline soktular, ardından peş peşe zıpkınlar geldi.
Özyürek, yalanlamak zorunda kaldı kendisine atfedilen sözleri.
Seri bir hareketle müdahale eden Baykal da koltuğuna sulananlara çıkıştı.
“Aklımda bir isim yok, olursa bizzat ben söylerim” dedi, ağzı olup konuşanlara ayar verdi.
Ve, Kemal Kılıçdaroğlu’nu yemek için uçurulduğu anlaşıldı bu tayyarenin.
Baykal’ın gedikli kurmayları, ‘kısa pantolonlu’ muamelesi çekmiş oldu Kılıçdaroğlu’na.
O da toyluğuna kurban gitti.
Rastgelen ilk boş havuza atlayacaktı neredeyse.
Ani bir manevrayla, Baykal’ı ziyaretinden önce bağlılığını yineledi.
Kılıçdaroğlu, bir kez daha ‘adaylığının söz konusu olmadığını’ bildirdi.
Ee, icazet almak için,
devireceğin adamın ağzının içine
bakarsan böyle olur.
Kurtlar sofrasında yer açmak
kolay mı öyle?...
***
İkinci tayyare ise, şeyhi uçurdu.
Zamane müritleri, Baykal’ın evinin önünde çadır kurmuş, lideri kutsama ayinleri düzenliyor.
Genel merkez, her söz ve eyleminde bir hikmet arıyor Baykal’ın.
Yasadışı yollarla elde edildiği için, o mahrem görüntülerin içeriği sorgulanmıyor, tamam.
Olaydaki ahlaki sorun tartışılmıyor, o da tamam.
Yani, mahreminin teşhir edilmesine karşı koruyucu bir anlayış gösteriliyor.
Fakat, bu demek değil ki
ortada iftihar edilecek, övünülecek bir başarı var.
Toplumsal terbiyeyi zorlamak yerine, kıymetini bilmek gerekmez mi?
Skandalı yok saymak, öyle bir şey hiç vaki olmamış gibi davranmak mümkün mü?
Siyasi mistifikasyonla bu tablodan bir ulu lider çıkarmak, tavşan çıkarmaktan daha zordur şapkadan.
Baykal’ın başına getirilen talihsizlikten bir ‘ulviyet’, bir ‘ruhaniyet’ peydah olmaz, ne yaparsanız yapın.
Lideri ululaştırma projesi, çakılmayla son bulan trajik bir ‘şeyh uçurma’ ritüeline dönüşmesin sonra!
Endişem o ki, mistik bir demokrasi kahramanı çıkaralım derken, CHP harcanacak.
Baykal’ı kurtarmak için, koca partiyi feda edecekler.
CHP’ye siyasi bir tarikat görüntüsü veriliyor, çok yazık...
***
Üçüncü tayyareye gelince; uçtu, uçtu, kuş uçtu...
Baykal, 4 gün inzivada bekledikten sonra, bazı yüksek hakikatleri ilan etmek için konuşmaya karar verdi.
CHP’ye cismaniyet kazandıran ulu şahsiyetine yönelik komplonun, iktidarın bilgisi ve onayıyla yürürlüğe konduğunu söyledi.
Ve sustu, başka da bir şey demedi.
Siyasi iktidarı töhmet altında bırakan çok ağır bir suçlamaydı.
Aynı zamanda hukuki sonuçları olması gereken bir suç duyurusu...
Çelik çomak oyunu değil yani,
sorumsuzluğa tahammülü olmayan ciddi bir durum!
Bakın, 3 gün geçti aradan, ne bir bilgi, ne bir belge sunuldu kamuoyuna.
Savcılar, harekete geçmek için sayın Baykal’dan gelecek haberleri bekliyor olmalı.
O ise, Angora’daki villasına
çekildi, konunun unutulup
kapanmasını umuyor gibi.
Tavana bakıp ıslık çalarak geçiştirilebilir mi bu itham?
Baykal’a yapılan, çok vahim bir suçtur ve mutlaka amacıyla, failleriyle aydınlatılmalı.
Ama adaleti geciktirmek de, fuzuli yere meşgul etmek de, yanıltmak da birer büyük suç değil mi?
Suç isnadının takipçisi
olacak, iftiraysa hesabını soracak
savcılar da o tayyareye binip
kuş gibi uçtu mu yoksa?
Neden kimse Baykal’ı davet edip bilgisine başvurmuyor hâlâ?

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Seni asla unutmayacağız Baykal!..


Hikmet GENÇ /STAR 12.05.2010


Ben gelmiş geçmiş en pişkin siyasetçinin Demirel olduğunu sanırdım..

Değilmiş..

Meğer beteri varmış..

Baykal’ın istifa ettiği o konuşmayı dinlerken bu hisse kapıldım..

İnanılmaz bir mağdur profili çizdi.. Sanırsınız ki, Baykal tecavüze uğramış!..

Bir daha söyleyelim de yalnış anlaşılmasın; bu alçakça, çirkefçe hazırlanmış bir tuzak..

Bir insanın yatak odasına (velev ki kendi yatak odası olmasın!) kamera koymak çok alçakça..

Tamam da hırsızın hiç mi kabahati yok kardeşim!..

Bilmem kaç yıllık siyasetçisin..

Bilmem kaç yaşındasın..

Bilmem kaç yıllık evli adamsın..

Ve evli olan sekreterinle aşk yaşıyorsun, onu milletvekili yaparak da aşkını taçlandırıyorsun!.. (Baykal’ın parti içi demokrasiden anladığı bu herhalde, parti içi iyi ilişkiler!!..)

Sonra alçakça pusuya düşürülüp, yakayı ele veriyorsun..

Ardından “komplo kurbanıyım, mağdurum, istifa ediyorum ama kaçmıyorum burdayım ‘hodri meydan’..” diyeceksin..

Yavuz hırsız evsahibi bastırırmış!..

Her şey bir yana, istifa ediyorsun, bari bir özür dile.. O da yok..

Bu ne pişkinliktir yahu..

Seks kasetinin ortaya çıkmasından hemen sonra Baykal’a daha önce planlanmış bir suikast girişimi olduğu açıklanıyor.. Zamanlama ilginç..

Azmettirici belliymiş; Mustafa Sarıgül!.. CHP tetikçiye kaç para ödediği dahi biliyor!..

Yalnızca belaltı görüntüleriyle Baykal’a belden aşağı vurmak isteyen yokmuş..

Aynı zamanda belden aşağı sıkmak isteyenler de varmış!..

Gelen vuruyor, giden vuruyor!..

Ama o, en azından seks kaseti komplosunun kim tarafından hazırlandığını çok iyi biliyor!..

Bittabi ki, iktidar..

Ama bir dakika burda bir mantık hatası var..

Demedi mi Erdoğan; ‘böyle muhalefete can kurban!..?

Neden kendi topuğuna sıksın ki o zaman!..

Tanıdığımız Baykal bu, huyu kurusun!..

Önce ‘laiklik elden gidiyor, irtica hortluyor..’ propagandası..,

Sonra sivil dikta tehlikesi, yargıyı ele geçiriyorlar iddiası!..

CHP lideri Baykal (x lider!) bunu hep yaptı..

Korku ve kaygılar üzerinden siyaset.. Sürekli komplo teorileri üretmek..

Giderayak yaptığı da bu.. Kendisine kurulan komployu başka bir komplo üreterek savuşturmak..

Sorumlunun iktidar olduğunu ispatlar bir bilgi var mı?.. Neye dayanarak söylüyor bunu Baykal diye düşündüm.. Konuşmasında bununla ilgili bir ipucu vermiş;

“Meskene tecavüz ve ileri teknoloji kullanımı yoluyla tezgahlanan, bu komplonun iktidar gücü ve olanakları seferber edilmeden, bir muhalefet partisi genel başkanına karşı bu kadar fütursuzca icra edilebilmesi mümkün değildir...”

Meskene tecavüz etmek yani bir eve girmek ileri teknoloji ile mümkün demek ki!.. Eve girecek kadar ileri teknolojiye de bir tek iktidar sahip.. Dolayısıyla meskene iktidar tecavüz etmiştir!!..

Hele bir odaya kamera yerleştirmek o kadann(!) ileri teknoloji gerektirir ki, Amerikan desteği olmadan mümkün değildir!!..

Yahu o adam ben değilim.. Ya da o kadın benim kardeşim desene.. Yok.. Mağdur ve masum rolü oynamaya devam..

Meskene tecavüz, ileri teknoloji, süper kamera..vs,

Neyse bu kadar delil yeter.. Nasıl olsa millet bunu da yer!..

Neticede Baykal istifa etti.. Vatana millete ve Baykal’a hayırlı olsun!..

Seni hiç unutmayacağız Baykal..

Ne irticai uyarılarını, ne 367 numaranı..

Ne rozet taktığın o çarşafı, ne de yırtılanları!..

Ne 411’e karşı verdiğin o onurlu savaşı..

Ne de nöbet tuttuğun o mahkeme kapısını..

Seni asla unutmayacağız Baykal..

Nasıl da şefkatliydin,

Nasıl da severdin Silivri’deki dava arkadaşlarını!..

Asla unutmayız, unutturmayız Ergenekon avukatlığını..

Sonuna kadar savaştın, yedirmedin kimseye cunta anayasanı..

Ve biz seni hep muhalefette sanmıştık..

İstifa etmek zorunda kaldın belki amma,

Sonunda gösterdin, ‘iktidar’ını!!!..

11 Mayıs 2010 Salı

Baykal'ın istifa şifrelerinin çözümü...


Cengiz ÇANDAR / RADİKAL 11.05.2010


Deniz Baykal’ın CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettiğini açıklamasının ardından gazetelerin internet sitelerini dolaşmaya başladım. İlk tepkilerin ne olduğunu merak etmiştim. Hürriyet internet sitesinin manşetine yerleşen değerlendirme dikkatimi çekti: ‘Bir tarih sona erdi’!
Hürriyet, Deniz Baykal’ın defterini şimdiden dürüvermişti.
Şaşıracak bir yan olmasa gerekti, zira ‘kaset skandalı’nın patlak vermesinin hemen ertesi günü özellikle Hürriyet, CHP yanlısı yazarlarıyla birlikte konuyu öne çıkarmakta, büyük göstermekte ve Baykal’ın istifa etmesi gerektiğini vurgulamakta ön almıştı.
Deniz Baykal ile ilgili kasete ilişkin medyada başlıklar ve köşe yazarı yorumlarındaki ‘ahlâksızlık’tan ötürü sert kınama cümleleriyle dolu, diş kirası niteliğindeki girizgâhlardan sonra ‘istifa etmelidir’ çağrıları dikkat çekiciydi. ‘Komployu kınama’ Baykal’ın içine düşürüldüğü durumdan ötürü akıtılan ‘timsah gözyaşları’ndan başka bir şey değildi.
Nitekim Baykal’ın istifa açıklaması üzerine, aynı çevreler televizyon ekranlarına fırlayıp Baykal’ın kararını ‘örnek’ ve ‘onurlu’ bulduklarına dair övgü dolu açıklamalar yapmaya başladılar.
İki hafta sonra CHP Kurultayı var. CHP yetkilileri Deniz Baykal’ın Kurultay’a katılmayacağını açıkladılar ama Baykal’ın geri dönme ihtimali hiç mi yok?
Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek ile bir dönem Baykal’ın en yakınındaki İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen’in açıklamalarını ardı arda koyarsanız, var. Mustafa Özyürek, Baykal’ın CHP ile CHP’nin de Baykal ile özdeşleştiğini ve ayırmanın mümkün olmadığını söyledi ve ‘Bundan sonraki karar partiye aittir’ dedi. Mustafa Sevigen ise ‘Örgütümüz kendisini aday gösterirse Sayın Baykal’ın gelmeme şansı yoktur’ diye konuştu.
Yani?
Baykal, CHP Genel Başkanlığına ‘tabanın büyük arzusu ve baskısı’ ve ‘Kurultay kararı’ ile dönebilir mi?
Tümüyle ihtimal dışı değil.
Öyleyse niçin sıcağı sıcağına ‘bir tarih sona erdi’ hükmü verilerek, Deniz Baykal dünden itibaren tarihe havale edildi?
Bilmiyorum. Ama ‘kaset’in bir ‘işaret fişeği’ olduğu, Baykal istifa etmediği takdirde arkasının geleceği ‘mesajını’ içerdiği anlaşılıyor.
Bu kaseti kim çekmiş ve kim ortaya çıkartmışsa, bunu yapanların Deniz Baykal’ın
istifasını ve ‘tarihe gönderilmesini’ istediklerine kuşku yok.
Dolayısıyla, Baykal’a istifadan başka yol bırakılmadı.
***
Deniz Baykal, dünkü istifa konuşmasında ‘adres’ gösterdi. “Ana muhalefet liderine yönelik bu kadar kaba kanunsuzluk, bu kadar kaba ahlâksızlık, bugünlerin ortamında iktidarın bilgisi ve onayı olmadan gerçekleştirilemez, piyasaya sürülemez. Komployu ayıplar gibi yapanlar aslında bizzat ayıbı işleyenlerdir. Bu çerçevede başka bir sorumlu arayışına çıkacaklara yardımcı olmak üzere, ABD’den Pennsylvania’dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim” dedi.
Baykal, Türk siyaset sahnesinin en tecrübeli siyaset adamı olarak kabul ediliyor. ‘Şifreler’le konuşmayı ondan daha iyi bilen de yoktur. Bu sözlerinden şu sonuçlar ‘şifre çözmek’ için özel gayret gerekmeden çıkıyor:
1. ‘Komplo’yla ilgili olarak hükümeti sorumlu tutuyorum;
2. Amerika’da Pennsylvania eyaletinde yaşayan Fethullah Gülen’in cemaatinin bu ‘komplo’ ile hiçbir ilişkisi yoktur.
Ne var ki, Deniz Baykal’ın bu ‘değerlendirmesi’nin isabeti kuşkulu. Fethullah Gülen’i ‘komplo’dan ayırması adil bir davranış olabilir ama buradaki ‘siyasi hesabı’nı ölçmek zor. Çünkü bu ‘komplo’nun ardında hükümetin, bir başka deyimle Ak Parti’nin bulunduğuna inanmak aynı ölçüde zor. Günlük siyasetin itiş-kakışındaki görüntüler ne olursa olsun, bu hükümetin ve Ak Parti’nin ana muhalefet lideri olarak Deniz Baykal’dan hoşnut olduğunu düşünmek için sayısız neden bulunuyor.
Dahası bu bir ‘bilgi’. Deniz Baykal, ana muhalefet lideri kaldıkça, Ak Parti’nin oy oranın
asgari yüzde 35, ortalama yüzde 40 ve üzerinde, buna karşılık CHP’nin oy oranının ise yüzde 20’ler dolayında seyrettiği ve özel konuşmalarda Ak Partililerin bu ‘olgu’ya belirli bir özgüvenle işaret ettiklerini biliyoruz.
Bu ‘komplo’nun ardında hükümet ve Ak Parti’nin çıkarını tayin etmekte zorlanıyoruz.
Bir de Baykal’ın şu sözlerine dikkat: “Komployu ayıplar gibi davrananlar aslında bizzat ayıbı işleyenlerdir.”
Kim bunlar?
Cumartesi ve pazar günü yayımlanan tüm gazeteleri masanın üzerine serin ve sayfalarını teker teker çevirin, bunların kim olduklarını anlamak o kadar zor olmayacaktır.
Deniz Baykal şu sözleriyle onlara hitap ediyor zaten:
“Hukuksuz ve ahlâksız komploları temel alan, ‘çok ayıp ama’ diye başlayan yorumlarla hesap sormaya, siyaset düzenlemeye çalışanlara da söyleyecek bir sözüm var; ahlâksız ve hukuksuz komplolara itibar ederek ne ahlâkı ne hukuku ne de siyaseti savunamazsınız. Komplo yapanlar zaten işlerini size güvenerek yapıyorlar. Komploculuğa hayat alanı açanlar ‘çok ayıp ama’ diyenlerdir...”
Baykal, bir yandan hükümeti ve diğer yandan da Ak Parti’den kurtulmak hesabıyla kendisinden kurtulmayı tasarlayan ‘genişletilmiş CHP camiası’nı suçluyor.
Şunları da söyledi:
“Bu komplo bugünkü siyasi konjonktürün eseridir, yıllardır bekletilen bir kaset yoktur. Bir kaset ele geçirilmiş değildir. Bir komplo imal edilmiştir, taze iki haftalık bir komplo vardır. Bu komplonun hedefi bir kişi değildir, onun çok ötesinde yürüttüğü, Cumhuriyet’i, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne sahip çıkan sivil darbeye, sivil dikta rejimlerine karşı vermekte olduğu mücadelesidir. Bu komplo CHP’nin Anayasa ve rejim kavgası vermekte olduğu bu son iki hafta içinde düzenlenmiş ve piyasaya sürülmüştür. Komplo tezgâhı malzemeleriyle, çekimleriyle, günceldir, tazedir.”
Yani ne diyor?
1. Bu kaset kimilerinin, iddia ettiği gibi 8 yıl öncesine ait değildir dolayısıyla kasete ilişkin ‘uluslararası komplo’ spekülasyonları yerinde değildir.
2. Kaset iki hafta öncesine aittir, tazedir. İki hafta içinde ben (ve partim CHP) bir yandan da anayasa değişiklik paketine karşı koymaktaydık. Kaset, dolayısıyla, ‘sivil darbeye karşı rejim mücadelemin’ önünü kesmek amacıyla ilgilidir.
İşin bu bölümü, itiraf edelim, ustaca. Deniz Baykal, kaseti unutturacak bir ‘mağduriyet’ durumunun üzerine yükselerek, konuyu bir ‘rejim mücadelesi’ne dönüştürme hamlesi yapmış oluyor.
‘Statüko’nun direnişe etkili biçimde devamı için yeterli olur mu?
Çok zor.
***
Şurası bir gerçek ki, Deniz Baykal’ın ‘dramatik’ istifasıyla ana muhalefet partisi ‘başı kesilmiş bir tavuk’ durumuna düşmüştür. Genel Başkanı’na göre dizayn edilmiş herhangi bir partinin düşeceği zor durumdan CHP de nasibini alıyor. Gelişmelerin süratine bakın; iki gün önce, kasetin ortaya çıkması üzerine ‘Baykal’a suikast girişimi’ iddiasını birdenbire ortaya atan ve bundan ötürü Mustafa Sarıgül’ü suçlayan bir CHP’den, 48 saat içinde, ‘kendi kellesini kendisi alan’ Genel Başkan’larının olan-bitenden Ak Parti’yi suçladığı bir CHP’ye geçiş yaptık.
Baykal’ın istifa kararından sonra CHP Genel Merkezi’nden ayrılırken, CHP’lilerin kendisine yaptığı tezahürat da bu manzarayı yansıtıyor. ‘İnadına Baykal, inadına sol’!
Ve ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’!
Şaşkınlık ve şokun CHP’deki şiddetinin yansıması olmalı.